Bir Kitap, Bir Nehir Söyleşi
Bir Kitap,
Bir Nehir Söyleşi: Bir Sanatı Sevmekle Başlar Her Şey
Tertemiz bir mavi, özenle serpiştirilmiş lekesiz bulutlar, parlak yapraklarıyla güneşin gülen yüzü söğütlerin doğal akustiği altında, suyun içinde insan hesabıyla yerleştirilmesi mümkün olmayan hiç yosun tutmamış bir taşın üzerinden akan suyla donatılmış bir mekân… Çuha kuşu hişt! dercesine ağzını açıp kapatıyor. Ve sessizlik…
Kitabın ilk sayfasını çevirdiğimde, bu özel mekânda o suyun sesini anımsatan “kadifemsi” bir ses duyuyorum.
“Meğer kadife kumaş arıyormuş. Onu gösterip, Güner’in sesinin kadife gibi olduğunu söylemek istiyormuş.”
Kitap, “Yol arkadaşım, Güner Karabacak Asılyazıcı’ya ithafen,” diye başlıyor: son sayfasına kadar da o kadifemsi ses ile devam ediyor.
***
Oğuz Atay’ın kitaplarını bugün eline alan okur, işte o kokuyu duyarak okumaya devam ediyor.
Yeni Karabük Gazetesi’nde başlayıp, Kim Dergisi’nde profesyonel olduğunu söylüyor. Profesyonelliğinde 72’inci yılına girdiğini ifade ederken, başarısını neye borçlu olduğunu kitap boyunca sık sık tekrar ediyor: Okumak!
Muhsin Ertuğrul, kendisini listeye aldırdığında ne dediyse onu bütün meslek hayatı boyunca ilke edindi. O eleştirmendi. Dedikodu yapmayacaktı. Okuyacak, çalışacak ve hep merak edip, öğrenecekti. “Hayatta rastlantılar olmasaydı, insanlar ne mutlu olurdu, ne de mutsuz,” derken haklılığını her anısında ispat etmiş oluyordu. O anıların temeli, her insan da olduğu gibi çocukluk dönemiyle başlıyordu.
Kendisi, “Çok uslu, sessiz ve uyumlu bir çocuktum. Uyuma, dengeye, ahenge hep özen gösterirdim,” diyor. Ülkenin içinde bulunduğu şartlar gereği, o muhteşem kuşağın nefes almak gibi mecbur oldukları bir şeyi ifade etmekten de geri durmuyor. “Öğrenmeye, çalışmaya, üretmeye,” mecburlardı. Çünkü onlar, Cumhuriyet, İstiklâl, Atatürk İlkokullarında gerçek bir eğitim almış çocuklardı.
Cumhuriyet İlkokulu’ndan sonra “zehir” gibi geçen eğitim hayatında, kitap okumak için uykusuz geceler olacak, “Kamelyalı Kadın” için ağlanacak, “Çalıkuşu”ndan etkilenilecek, Divriği’de Halkevi ile tanışılacak ve bir çocuğun aydınlanması başlayacaktı.
İşte o nehir artık yönünü bulmaya başlamıştı. Yazın yapacak bir şey bulamayarak, tarlalardan karpuz alıp, nehre yüzmeye giden çocuklar, aynı dönemde kütüphanelerden aldıkları kitaplarla bir ömür Cumhuriyet için çok şey yapacaklardı. Okulun müdürü Sami Göksu bunu fark etmiş olsa gerek, Hayati Asılyazıcı’nın alelade aldığı kitapları kalıcı olsun, yararlı olsun diye plana göre okumasını salık verirken, Fransız, İngiliz, Alman, Rus Edebiyatından oluşan kitaplarla bir liste hazırlamıştı.
Hayati Asılyazıcı çocukluğundan bahsederken üzerinde düşünülmesi gereken müthiş bir örnek veriyor. Meğer Hayati Asılyazıcı ilk yurt dışı seyahatini Japonya’ya yapmış. Hocasının seyahat öyküsünden etkilenerek, Japonya Seyahati’ni anlatan bu çocuk, neden kitap okumak zorundayız, sorusunun cevabını veriyor. Japonya’ya seyahat edebilen hayal gücüyle, ünlü müzisyenlerin, ressamların yapıtlarına, tiyatro oyunlarının ayrıntılarına inecektir. Ancak o çocuk, “Tutunamayanlar”da kimsenin göremediğini görebilecektir.
Aşık Veysel, biraz sonra karşısına oturacak o çocuğa bir gün, “Gel Hayaticiğim, iki gözüm, gel Hayati, seni özledim,” diyecektir. İşte o çocuk bir gün Moskova’da dakikalarca ayakta alkışlanacaktır.
Bir sanatçı yapıtını zamanının ötesine taşımak istiyorsa, temelinde ne olmalıdır? Bir sanatın temelinde ne vardır? Kitabın bir bölümünde bunların yanıtlarını veriyor Hayati Asılyazıcı.
Sonra, gelenlere dil döküyor. Meramını anlatmaya çalışıyor.
Ortam Dergisi basılmıştır. Hayati Asılyazıcı kendine has üslubuyla; “Ama yakmayın. Satışa gönderin, demiyorum, alın götürün, ama imha ederseniz, ‘dergi, kitap yaktı’ diyecekler sizin döneminiz için, yapmayın. Cumhuriyet ordusu için böyle bir şey söylenmesine izin vermeyin. Ben bunu istemem, uygun da bulmam. Cumhuriyetçi ve Atatürkçü olarak üzülürüm.” derken, biraz sonra kamyona doldurulacak kitapların ağıtını duyar gibi oluyorum:
“Ben bir kağıttım. Üzerime kalem değdi. İnsanlığın acıları, birikimleri sözcüklerle ince ince üzerime işlendi. Mum ışıklarında, ömür tüketilerek yazılıp bir araya getirildim. Bizi yaratanın, yazarımızın yandığı yetmedi mi? Bırakın sararıp solayım, bırakın güveler yesin, bırakın tozlanıp kalayım ama yakmayın! Onu dinleyin. Onu üzmeyin, yormayın.”
Dinlemediler. Oğlunun adıyla kurduğu yayınevinin “Ufuk açıcı bu kitapların okunmasının bu şekilde engellenmesi beni çok yoruyordu,” diyecekti. Fakat yorulsa da kimsenin fark etmediğini görmeye, keşfetmeye devam edecekti.
“Cumhuriyet Gazetesi’nde ödül alanların adlarını okudum, her yazarı yakından tanıyordum (…) Listede tanımadığım tek kişi Oğuz Atay’dı.”
“Akşama kadar telefonlara bile yanıt vermeden sadece okudum.”
“Okuduğum romanın -Tutunamayanlar- öncü bir eser, çağdaş, hatta çağının ilerisinde bir roman olduğunu anlamıştım.” Hayati Asılyazıcı’nın bu ifadesi Türk edebiyatına farklı bir yenilik getirecek sanat eserinin fark edilmesiydi. Belki de yazarının ömründe en mutlu olduğu anlardan birine sebep oluyordu. Paketi açıp, “Tutunamayanlar”ı Oğuz Atay’a uzattığında, bu ölümsüz romanın eskizlerinden geliyor olsa gerek; taptaze kokusuyla mekânı saran kitap, imzalanıp kendisine armağan ediliyordu. “Tehlikeli Oyunlar”ın ve ‘Korkuyu Beklerken’ kitaplarının basılış hikâyelerine de değinen Hayati Asılyazıcı, Oğuz Atay’ı Türk edebiyatına armağan etmiş olmanın haklı gururunu okuyucuyla paylaşıyor. Tüm vefasızlıklara rağmen, Oğuz Atay’ın kitaplarını bugün eline alan okur, işte o kokuyu duyarak okumaya devam ediyor
.
Kendi ifadesiyle, “çirkin yazısı”yla attığı bir imza ona çok güzel işler yapma fırsatı verecektir. Bu işlerin içinde, Vehbi Koç’tan destek alarak yaptıkları kütüphaneler, onarılan müzeler olacaktır. Sonradan Muhsin Ertuğrul’a vefa borcuyla adının verilmesini önerdiği Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nin de her anlamda kaderini değiştirmeyi başaracaktı. O role o oyuncuyu bulacak, Münir Özkul onu kırmayacak ve “Sersem Kocanın Kurnaz Karısı”ndan hemen sonra “Kanlı Nigâr” oyunuyla tiyatro arzu edilen ilgi düzeyine kavuşacaktır.
Kadıköy’e bir kültür merkezi, tiyatro sahnesi kazandırmaya çalışırken, yine fikir ondan gelecek ve bugünkü “Haldun Taner Sahnesi” ortaya çıkacaktır.
Bazen Aliye Berger’in evinde, bazen mavi bir yolculuğun başlangıcında, bazen Polonya’da veya dostlarla Moskova’ya yolculuklarda hep vardı. Hep sanatın yanındaydı, sanatçının yanındaydı. Çünkü sanatçıların da onun eleştirilerine ihtiyacı vardı.
Bazen de Türkiye’nin zor zamanlarına, kırılma noktalarına tanıktı.
Kitapta anlattığı ifadesiyle, “Oradaydım, tanık oldum,” dediği gibiydi. “En önemli amacı köylerin ekonomik ve sosyal yapısını eğitim yoluyla geliştirmek,” diye tanımladığı Köy Enstitüleri’ne ahlaksızca atılan ilk iftiraya o meydanda tanıktı. Hançerlerin bilenip, uçlarına zehir sürüldüğünü de görmüştü. “Amerika, Köy Enstitüleri’nin ve Halk Evleri’nin tehlikeli olduğunu anladı,” derken, memleketin geleceğine ipotek koyacak, düşünceyi, aydınlığı, üretmeyi felce uğratacak zehirli hançerlerin ilk nerelerde saplanmaya başladığını fark edecekti.
Sanatçıların, yazarların yalnızlıklarına, acılarına, emeklerine tanıktı. Atatürk’ün ölüm gününe tanıktı. Ülkesinin karanlığa itilmek istediği yıllara tanıktı ve ülkesinin aydınlık mücadelesinde vardı.
Ve onun yanında da Güner Karabacak Asılyazıcı vardı.
“Bir Sanatı Sevmekle Başlar Her Şey”, “Başardın Hayati”nin açılımıdır. Başarılı hayatın sahibinin kendi ağzından anlattıklarıdır. Söyleşinin kahramanı, mesleği gereği birçok sanatçı ve yazarla dostluk kurduğu için, kitabın içeriğinde, Cumhuriyet’in o muhteşem kuşağının yaşamlarından anekdotlar da bolca geçmektedir. Hayati Asılyazıcı’nın anıları demek, Türkiye’nin aydınlanma mücadelesinde yer alan emektar insanların da anıları demek. O anıları sahibinden dinlemek bugünü değerlendirmede daha doğru tespitler yapmamızı sağlayacaktır. Genç yazarların, sanatçıların, gazetecilerin ve toplumun her bireyinin onlardan öğrenecekleri çok şey var. Türkiye Cumhuriyeti’nin nasıl bir memleket olduğunu onlara sorduğumuzda, bugün bu memleket olması gereken yerde mi, sorusunun cevabını bulmuş oluruz.
Kitabın bir bölümünde 1937 Erzincan depremine değinen Hayati Asılyazıcı yıkılan cezaevinin mahkumlarıyla İsmet İnönü ve beraberindekilerle geçen konuşmaya yer veriyor. “…depremde zarar görenlere yardım ediyoruz, ama Erzincan yerle bir oldu. Buradaki cezaevi de yıkıldı. Biz kaçmıyoruz. Trene bizi de alın. Biz de depremzedeleri kurtarmak için yardım edelim,” dediklerini anlatıyor ve cümlesini şöyle bitiriyor, “Türkiye Cumhuriyeti işte böyle bir memlekettir.”
1938 yılında, “Haberin var mı Hayati, Atatürk öldü,” denildiğinde gözleri kararan, ağlayan Hayati Asılyazıcı’nın, bugün torunu da bir 10 Kasım günü Atatürk’ün ölümüne üzülerek ağlıyor. Bu kitap, iki çocuğun -torun ve dedenin- Atatürk için gözyaşı döktüğü zaman aralığının kitabıdır.
***
Kitabın belirli bölümlerinden kesitler sunarken, Hayati Asılyazıcı’yla tanışıklığımı bir kenara koyarak yazmaya çalıştım. Ancak kitabı okurken zihnimde çok sayıda düşünce canlandı. Zaman zaman duygulandığım da oldu.
Değerli büyüğüm, ağabeyim, yazar ve tiyatro sanatçısı sevgili Okday Korunan kitabın arka kapak yazısına, “Hayati Asılyazıcı, benim için bir ağabey, bir can, bir hoca, bir yoldaştır.” diyerek başlıyor.
Hayati Asılyazıcı’nın kitabı hakkında yazmak kolay bir şey değil. Kitabın adını ilk duyduğumda, bizim için de “bir sanatı seveni tanımakla başladı her şey,” dedim. İnsan, insanla anı biriktiriyor. Ne şanslıyız ki, Hayati Asılyazıcı adıyla kendim de ne çok anı biriktirmişim. Kitabın içerisinde geçen olayları, anekdotları defalarca konuştuk, dinledim. 2009 yılından sonra adını ve yazılarını, dört beş yıl sonrasında kendisini tanımak, doğru bir yolda olduğumu ve bu yolda nelerle karşılaşacağımı bana önceden göstermiş oldu. Eksiklerimi, bilmediklerimi ya bizzat kendisinde ya da onun yönlendirmeleriyle arayıp bulmuş oldum. Kitabında bunu da en güzel şekilde Beyazıt Bestami’nin sözüyle açıklıyor, "Hakikat aramakla bulunmaz ancak bulanlar hep arayanlardır.” Kitabı okurken sayfalarca not aldım. Nereye değineceğimi bilemedim. Bizler için Hayati Asılyazıcı’yı tanımak gerçek bir şanstı. Bu kitap, o şansı kitap severlerin, okurların önüne getiriyor. Çünkü onun yaşamına bakmak, sanatın tüm dallarına dokunmak demektir. İşte buraya dokunduğun anda başka bir insan, başka bir toplum ortaya çıkar. O artık ilerici bir insan, ilerici bir toplum demektir. Şöyle diyor Tolstoy: “İlerlemenin iki ayağından biridir sanat. İnsanoğlu, sözcükler aracılığıyla düşüncelerini, sanat aracılığıyla da duygularını iletir öteki insanlara; yalnızca şimdiyi değil, geçmişi ve geleceği de kapsayan bir iletişim söz konusudur burada.” Bir Sanatı Sevmekle Başlar Her Şey için şu cümle yeterliydi. Hem düşünceleri hem duyguları geçmişi ve geleceği kapsayarak okura iletecek bir kitaptır “Sanatı Sevmekle Başlar Her Şey.”
Ben onda neyi gördüm, neyi öğrendim?
Hayata ve düzene karşı ilk ciddi sorgulamalara başladığım lise yıllarımda, İkinci Dünya Savaşı sonrası süreci, çok partili dönemin başlangıcını, 60 İhtilali’ni, 12 Mart’ı, 12 Eylül’e geliş sürecini ve sonrasını satır satır okumuştum. Ülkemde ne oldu da her şey tersine dönmeye başladı, sorusunun cevabını arıyordum. 18 yaşıma gelmeden bütün manşetler gözlerimin önünde film şeridi gibi geçiyordu. Hayati Asılyazıcı’yı tanıdıktan sonra filmin kendisini değil, çekildiği zamana ve mekâna gidip gördüm. Çünkü karşımda o olayların bizzat tanığı olan bir insan vardı.
Edebiyat okumalarımı belirli bir düzen ve incelikle yaparken ciddi bir emek harcamak zorundaydım. Bir kitabı ikinci defa okumaya vaktim yoktu. Topladığım bilgilerden zihin kütüphanesi oluşturmak istedim. Hayati Asılyazıcı’yı tanıdıktan sonraysa, oluşturmak istediğim hayalimdeki kütüphanenin devasa boyutta olanını gördüm. Okuduğum kitabın daha iyi anlaşılabilmesi için başka bir kitabın da okunması gerektiğini söyleyerek, bilmediğim bir kitabı tavsiye ediyordu Hayati Asılyazıcı. Üstelik o kitapların yazarlarının dostuydu. Sadece kitabı tavsiye etmiyor, yazarının onu hangi duygularla yazdığını, ne zorluklarla bastırdığını bizzat tanığı olarak anlatıyordu. Sadece yazarlar değil, Yeşilçam’ın nice oyuncuları, nice besteciler ve yorumcular sohbetimizin konusu oluyordu.
Artık çalışma odamın her yerinde ve bilgisayarımda Hayati Asılyazıcı’nın yazıları ve notları olacaktı. “Ülkemde ne oldu da her şey tersine dönmeye başladı?” sorusunun cevabını net bir şekilde almış oldum. Bunun yanında Köy Enstitüleri, Boratav’ın Savunması gibi konular çift ünlem koyduğum yerlerdir. Çanakkale’de Yavuz’un eskimiş toplarını tamir eden Vahap Onbaşı, kendisinin Ezine’nin Dalyan Köyü’nde askerliği sırasında açtığı Atatürk büstü önemli başlıklardır. Hayati Asılyazıcı, benim için sadece bir sanat eleştirmeni, bir öğretmen olmadı. Zeytin ağaçlarını, bir çocuk gibi, bir insan gibi görüp, zeytin kültürdür, diyerek onlara sahip çıkmamı vasiyet edebilen aile büyüğüdür. Tarık Zafer Tunaya’nın, iki kişi bir kişiden daha iyi düşünür, sözünü alıp kendisinden kaç yaş küçük olursa olsun, fikrini sorabilen biridir.
Bir yazıyı, bir kitabı okuduktan sonra zihinde düşünme süreci başlıyorsa o kitap muhakkak okunmalıdır. “Bir Sanatı Sevmekle Başlar Her Şey” işte böyle bir kitap. Hayati Hoca bu kitapla sadece iki kişiyi değil, kendi anılarıyla herkesi hep birlikte düşünmeye davet ediyor.
Kitapta Köy Enstitüleri’nin kapatılmasının anlatıldığı bölümde, “Kitaplıkları öyle yerlere gömdüler ki o güzelim değerler kaybolup gitti.” deniyor. Fikirleri, düşünceleri, ışığı, kitapları ve emeğin kendisini cezalandırmak, yok etmek için toprağa gömenlerden daha ahmak kim olabilir, diye soruyorum kendime. Onlar tohum gibidir. Toprak onları saklar, bereketli bir yağmur, tatlı bir bahar güneşi ile aydın fikirler, kitaplar yeniden canlanır.
“Bir Sanatı Sevmekle Başlar Her Şey” hakkında yazarken hangi alıntıları yapacağımı bilemedim. Bazı anıların üzerinde daha çok durmak istedim ve bazı bölümlerse beni dinlediğim başka anılara götürdü. Kitaba ve verilen emeğe büyük saygı duyuyorum. Diğer tüm kitaplar gibi, o da okuyucusunu bekliyor. Bu kitapta gerçek bir yaşamın, mutluluğun, umudun gücü, sanatla iç içe geçmiş ve başarmış bir insanın kendi diliyle anlattıkları var.
Sevdiğim ve hocam dediğim yazarların kitapları için onlara hep aynı dilekleri sundum; ömürleri zeytin ağacı gibi olsun, ölümsüz olsun. “Bir Sanatı Sevmekle Başlar Her Şey,” gelecek kuşaklara uzansın. Okuru bolsun. Hayati Hocamın bu güzel yaşamı, nehir söyleşinin kendisi gibi hayatlarımıza aksın dursun.
Kitapta emeği geçen herkese yürekten teşekkür ediyorum.
(Görsel: 26.04.2015 - Menderes Çayı / Aykut TAYFUR)

Kitap Sipariş:
https://www.masadukkan.com/bir-sanati-sevmekle-baslar-her-sey-hayati-asilyazici


Benzer Haberler
Bir Kitap, Bir Nehir Söyleşi
Kitle Kültürü
Siz Hangi Taraftasınız?
Hititler Etrsüklerle Buluştu
Adalet Aranıyor; Hükümsüzdür!
Sanat ve Kapitalizm
Hayati Asılyazıcı - Anılarımda Unutulmayan Hıfzı Topuz