Bu Toprağın Kan Çiçeği: Nihat GENÇ
Büyük ve ışıltılı saraylar, salonlar, lobiler, oteller, rezidanslar, iş merkezleri ve onların yapay, plastik, iç bunaltıcı, tek tip çiçekleri, şov çiçekleri, emeksiz, kansız, dikensiz, esersiz çiçekleri, alınıp satılabilen, yumuşak, solucan, oyuncak çiçekleri! İşte yirmi birinci yüzyılın itibar edilen, yaygın, kusursuz (!) ve bir lokmada yenip yutulan çiçekleri! Camlar ve betonlar içinde kendi rezil rüsvalığıyla böbürlenen topraksız, vatansız çiçekleri!
Nisan başları, dağlarına bahar gelmiş memleketimin, hava deli gibi esiyor, estikçe bin bir çiçek kokusuyla koşup kucaklıyor bizi. Aykut ile hangi yana dönüp bakacağımızı, hangi çiçeğin, bitkinin coşkusuna, alımına, güzelliğine, asaletine, baş eğmezliğine övgüler dizeceğimizi şaşırıyoruz. "İşte bu güzel toprağın bağrında yaşadı ve hep yaşayacak, Yunus'un gazetesi, televizyonu mu vardı yüzyıllar sonrasına tertemiz bir Türkçe ile seslenirken?" diyor, Aykut.
Bu sözü düşünürken başka bir mucize duruyor önümde Yunus'un dizeleri gibi. Bozcaada Kalesi'nin kayalarını parçalayıp fışkırarak boy vermiş, köküyle toprağa öyle sıkı sarılmış ki kalenin tarihinden de eski tarihi, kalenin surlarındaki bayrakla yarışıyor rengi, kan kırmızısı! Kara kargalarla bir olup düşman gemilerini gözetleyen ölümsüz bir nöbetçi o! Kemal Derviş'in büyük dedesinin idam edildiğini de görmüş o kalede, bir karıncanın cepheye silah taşıdığını da! Yenilgi ne, baş eğmek ne, yorulmak ne bilmiyor! Salonların, şaşaaların, camların, betonların, şakşakçı dalkavukların dilinden anlamıyor! Maviliklere en güzel nakış olmuş, toprağa en vefalı dost, kan çiçeği adını hak etmiş, ilmek ilmek işleyerek, emek emek çalışarak, savaşarak, sert rüzgarlarla boğuşup yüzyıllara meydan okuyarak var etmiş kendini, baştan aşağı incelik, kıldan ince ve kılıçtan keskin gelincik! Kahraman gelincik!
Bilmiyorsun ki biz kahramanları; romanlarda, öykülerde, filmlerde, kutsal kitaplarda severiz ancak. Biz kahramanların kendisini değil, heykelini severiz. Yaşarken ise onlardan vebalı gibi tiksintiyle uzaklaşır, nefret ederiz. Sarayların, plazaların plastik, kolay, oyuncak, yapboz çiçekleri evladır bize; çünkü senin yolun dikenli, çamurlu, çileli, zor, yokuş! Senin yolun Yunus'tan Nazım'a çıkar! O yol aşkın yolu, yananların yolu, yandığım bana hoş gelir diyenlerin yolu! Riyasızların, çıkarsızların, korkusuzların, baş eğmeyenlerin, aşktan gözü dönenlerin yolu!
Olsun, sen yine de o kaçanların, sana tiksintiyle bakanların içlerinde dikenli bir ot gibi kanaya kanaya büyüyorsun ya, aşk olsun sana, aşk olsun! Biz yine dönüp sana geleceğiz kırkikindi yağmurlarıyla Anadolu'dan, o dağlardan, yalçın kayalardan. Her acıdan, her yenilgiden, her sürgünden, her savaştan sonra koşalım kucağına, konalım dallarına o dosttan gayrısına minnet eylemeyen İbrahim'in kuşları gibi, bağrına bas bizi muhabbetle, kan kırmızısı sev bizi!
Hani İbrahim bir gün Allah'a bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster deyince Allah da İbrahim'e: "Dört kuş tutup onları kendine alıştır, sonra her birini bir dağın üzerine bırak, daha sonra da onları çağır ve bak sana uçarak geldiklerini göreceksin." demişti. Neydi o kuşları İbrahim'e alıştıran ve geri döndüren sır? O kuşları 6 Temmuz'da, o deli sıcağın altında bir ikindi vakti Kocatepe Camisi'nin avlusunda buluşturan neydi?
Mertçe, dürüstçe çalışıp alın teri dökmek, sahici eser üretmek, işlerken eğitmek, eğitirken işlemek, zalime, düzene, paraya, pula ihtişama, unvana, makama baş eğmemek, yapay, plastik çiçeklerin yanından yöresinden geçmemek... Bunlarla alışıp döner bize o kuşlar. Sevginin toprağında serpilip maviliklere karışan muhabbetle alışıp döner. Dört dağdan dört kuş kanatlanıp koşarak gelir Kocatepe'ye. Gölbaşı'na Bosna'dan toprak, Maçka'dan ladin, Ganita'dan çay, Eskişehir'den Yunus, Sivrihisar'dan Hoca Nasreddin gelir, Bursa Kalesi'nden Nazım seslenir:
Dövüştü pir aşkına,
Yaralandı birkaç kere
Ve kavga bittiği zaman
Ne çiftlik sahibi oldu, ne apartman.
Kavgadan önce Kartal’da bahçıvandı,
Kavgadan sonra Kartal’da bahçıvan.
Yıkılır sarayların, holdinglerin, taşların, betonların, düzenin üstüne Yunus'un dizeleri...
Bu dünye bir bâzârdur sûretler olmış dükkân
Bu dükkâna girüben oldur satan bu kânı
Karacaoğlan ah eder dünyayı cehenneme, Kerbela’ya çevirenlere, şehitlerin, zeytin ağaçlarının, kurtların, kuşların ve cümle mazlumların yerine!
Pir Sultan'ım Haydar şunda
Çok keramet var insanda
O cihanda bu cihanda
Ali'ye saydılar bizi
Bu dizelerden, o yangınların içinden koşarak geldi ve modern çağın canileriyle mertçe dövüştü bu çağın soylusu. Yunus'un, Nazım'ın, Karacaoğlan'ın ruhlarını yanına alarak dövüştü, hiçbir zaman kaçak güreşmedi! En büyük gücü de bu eyvallahsız berraklığıydı... Köpekleşmenin tarihini yazdı, arkası karanlık ağaçlardan, karanlığa ezanlar okuyarak. Onun için dört dağın kuşları koşarak geldi Kocatepe'deki tabutunun üstüne! O Türk Edebiyatı'nın, bu toprağın kan çiçeğiydi, hepimizin Nihat Ağabeyiydi...
.jpg)
Yakup Kadri'nin zoraki diplomatlığı gibi, Nihat ağabey de zoraki gazeteci oldu aslında, olmak zorunda kaldı. Henüz hukuk fakültesinde öğrenciyim, kumpas davalar görülüyor, teröristler gizli tanık yapılmış Türk Ordusu yargılanıyor, ekranlardan da bu haberler bayram sevinciyle veriliyor. Fakülte kantinindeki televizyondan bu haberleri izleyince yurda gidene kadar hüngür hüngür ağlıyorum, bize bunları yaşatanlardan hesap sormak için daha çok çalışacağıma söz veriyorum. Deli olacağım, bunca rezilliğe itiraz eden, ne oluyor diyen, tepki gösteren kimseler yok, ülke ölü toprağı serpilmiş gibi, herkes suspus. Tıpkı şimdiki gibi suspus...
Bir tek çığlık var ekranlarda Karadeniz'in deli rüzgarları, asi dalgaları gibi bağrını açmış veryansın ediyor: "Bu toprak size bunların hesabını soracaktır, bu millet intikamını alacaktır." diyor. Nihat ağabeyin zoraki gazeteciliği o herkesin kafasını kuma gömdüğü rezil rüsva günlerden kalma işte. Onca haini tahrip gücü yüksek yazılarıyla püskürtüyor Nihat Genç, tek kişilik bir ordu, elinde sözcüklerinden başka silah yok, elde, avuçta, cepte yok, yok oğlu yok... Onun için vahşetin çağrısına uyan yazarlığının yanında ülkenin namusunu kurtaran gazeteciliği de anasının ak sütü gibi helaldir O'na.
Parasızlıktan mı korkaklıktan mı yoksa kendilerine güvenemediklerinden mi veya Nihat Ağabey'in gözü tutmadığı için mi bilmem, ama herkes kıyılara köşelere kaçıp saklanırken ve kimse Nihat Ağabey'in yanına yaklaşamazken, O'nu duruşma salonlarında gözü dönmüş sapkın cemaatlere, hırsızlara, satılık soysuz siyasetçilere, medya maymunlarına, şarlatanlara karşı savunmak on beş yıllık avukatlık yaşamımın onur nişanı benim için! Bir gelincik gibi göğsümün tam ortasında hep açacak bu nişan!
O kadar çok seveni (!) vardı ki, türbe ziyaret eder gibi her hafta karakola gitmek zorunda kalıyordu Nihat Ağabey, şikâyet eden edene... Uğraşan uğraşana... Kendi sevdiği ifadeyle "kıyamet gibi", ama ne olursa olsun, ne kadar zorlanırsa zorlansın O bu milletin hakkını savundu her nefeste, bense O'nun hakkını.
Nihat Ağabey, ilkokula giden bir kız çocuğu neşesi gördü bende hep ve o neşe bulaşıcıydı. Yüz yüze görüştüğümüz ilk gün, Ankara'nın hiç sevmediği o sıcak, boğucu günlerinden birinde beraber balık çorbası içerken birdenbire: "Sanki karşımda siyah önlüğü ve beyaz yakasıyla ilkokula giden bir kız çocuğu görüyorum, öyle umutluyum, çok sevinçliyim, bunun neşesi yeter bize, bu cumhuriyet sizlerle yaşayacak, al bir fotoğrafımızı çek!" deyip pat diye telefonunu vermişti, o fotoğraflar hâlâ duruyor mu telefonunda bilmem...
Bir ara hayat telaşından, oraya buraya koşturmaktan kısa bir süre görüşemeyince beni arayıp: "Yahu Mihriban sen neredesin? Hani mahallenin çocukları olur, o güldüğünde herkes güler, bir neşe alır başını gider, sen bizim için öylesin, sen gülünce hepimiz gülüyoruz, sesini duyur, uzak kalma bir daha bu kadar!" demişti...
Sarılırdı, sonra gel sana bir daha sarılayım kardeşim deyip tekrar sarılırdı; vefasıyla, bilgisiyle, kültürüyle, görgüsüyle, cesaretiyle, insanlığıyla, cumhuriyete bağlılığıyla, toprak, vatan aşkıyla, müthiş ve keskin kalemiyle, henüz tam anlaşılamamış mükemmel yazarlığıyla, mizahıyla, baş eğmezliğiyle ve sadeliğiyle kimseye benzemiyordu. O'nun bize tekrar tekrar sarıldığı gibi, biz de O'nun kitaplarına, yazılarına, cümlelerine, eserlerine, cumhuriyete sarılıp avunuyoruz şimdi.
Bir gün, Nihat Ağabey, içim acıyor sizin gibi muhteşem romanlar ve öyküler yazan, onca eser üreten birinin daha çok edebi eser vermek yerine bunca ihanetle ve ahmaklıkla uğraşmak zorunda kalmasına, keşke daha çok roman, hikaye yazsanız diye sitem edince, "Çok canım yandı Mihriban, susmam mümkün değil, sadece bekliyorum." demişti. O gazeteci sıfatıyla cumhuriyetin nöbetini tutarken ve beklerken yazarlığından, nefesinden, canından, kanından, çoluk çocuğundan, ailesinden verip fedakârlık etti aslında...
En az Mustafa Kemal Atatürk kadar yalnızdı Nihat Genç, çok yalnızdı. En yakın arkadaşlarına bile bir şey anlatamıyordu bazen, sonra zamanla haklılığı ortaya çıkıyor, ama kimse gelip de hata ettik, yanlış düşündük, hatalarımız ülke için pahalıya mal oldu demiyordu. Kimse hatalarından ders çıkarmıyor, herkes dönüp dönüp delirmiş gibi aynı duvara tosluyordu. Anlaşılmamanın buruk, kırgın yalnızlığı içindeydi. Böyle olunca ufacık olumlu bir gelişme, bir iş, yeni güzel bir haber O'nu çok mutlu ediyordu. Cam Kenarı isminde edebiyat dergisi çıkardığımızda, eğitim vakfı kurduğumuzda çocuklar gibi sevinmişti. Tüm büyük eser sahipleri gibi O'nun da anlaşılması yaşam süresini aşacak, ancak dediği gibi cumhuriyetin soylu çocukları ve eserleri sonsuza dek yaşayacak. Onun için bizim de “Günümüz Gelecek” isimli kitabını: "Mihriban'a, bu toprağın nöbetçisi soylu, onurlu çocuklara sevgiyle..." diye imzalamıştı.
Yaşamın kenarında durdu böyle, uzaktan izledi olan biteni ve insanlığın tüm hallerini, ama her şey O'ndaydı, içindeki dizginlenemez ateşten okyanusta... Özdemir Nutku meddah için: "Meddah, kendini tekrarlamayan, her gösteride yepyeni olan bir sanatçıdır." der. Nihat Genç, alışveriş merkezlerinde kurulan gösterişli sahnelerde, işbirlikçi holdinglerin şov satan ekranlarında, saray podyumlarında dalkavukluk etmedi, aynı aptallıkları tekrar ederek millete aklını kaçırtmadı! O tıpkı meddah gibi bir değnek bir mendille, arkasında motif motif Anadolu kilimiyle Nusret'in kulesinden Cemal'in gözleriyle bakabildi, kimsenin göremeyip Cemal'in gördüğü aşkı gördü bu toprakta. Yunus oldu, Hoca Nasreddin oldu, Karagöz oldu, dile geldi! Batı'da düşünce ve basın özgürlüğü ne hiç bilinmeyen yıllarda bizde gerçek Karagöz oyunlarında nasıl acımasız, amansız, argodan küfre özgürlükçü bir dil kullanıldığını, bugün ondan da geriye gittiğimizi bağıra bağıra anlattı!
Bir melami gibi yaşadı Nihat Genç, sadece hakkını istedi, yoksa övülmeyi hiç sevmedi... İstemediği halde bir şekilde duyulan iyilikleri yanında daha kimlere ne iyilikler etti Allah bilir... Bayezid-i Bistâmî’nin muhabbet için söylediği “Senden olan çok şeyi azımsaman, sevgilinden olan az şeyi de çok kabul etmendir.” şeklindeki tanıma birebir uyuyordu yaşamı. "Sekiz-on yıl babamın mezarına hiç gidemedim, parasızlık." diye yazmıştı.
Cenazesinde, yakın akrabası olmaktan ziyade yıllarını geçirdiği can dostu, çocukluk arkadaşı, Karadeniz'in hırçın ve eyvallahsız kadını Gönül Abla hep yanımdaydı, "Aşk olsun Nihat sana, aşk olsun, böyle gidilir mi!" diye ağlıyordu. Gönül Abla'nın gözyaşları, "Yırtık ayakkabı giyerdi, yine gider kitap alırdı. Nihat..." sözlerine karışıyor ve temmuz sıcağında Ankara'yı sular seller basıyordu...
Böyle yaşadı Nihat Genç ve ölümsüz eserleriyle daima yaşayacak! İşte o yaşamın yalçın kayalıklar, coşkun sular, rengarenk çiçekler, dirayetli rüzgarlar, kalender topraklar gibi iki kahramanı daha vardı hep, hayatını bir ekmek gibi ortadan ikiye bölüp paylaştığı güzeller güzeli eşi Nuriye Abla ve dünya güzeli evladı Can Laçin! Şimdi soylu bir mirasın temsilcisiyiz onlarla beraber, cumhuriyeti yaşatacağız!
Aykut'a tanıştığımız günden bu yana :"Yaşamayan yazamaz, kuşların kanatları var, senin kelimelerin." dedim durdum! Şimdi sana söylüyorum aynısını, aşk olsun Nihat Ağabey, aşk olsun, içimizdeki en uzak diyarlara uçurdun bizi o kelimelerinle! Şimdi ruhun Atatürk'ün, Yunus'un, Nazım'ın ruhuyla kucaklaştı Zafertepe'de... Yepyeni pırıl pırıl bir yaşam başladı...
Senden öğrendik Nihat Ağabey; kılıçtan keskin, devasa ordulardan daha güçlü, bir örümcek ağı, bir güvercin kanadı, bir gelincik yaprağı... Burası uzun ince yolun kapısı, burası Halil İbrahim Sofrası, ekmeğini bölüşür bizimle güvercinler, kalp çırpıntıları göğe yükselir duayla, masmavi bir yağmur düşer alnımıza, üşüdükçe daha da dikleşir yemyeşil filizler. Yaşam, en büyük mucize! Merhaba, en büyük başlangıç! Merhaba Nihat ağabey, merhaba! Merhaba bu toprağın, Türk Edebiyatı'nın kan çiçeği, gelinciği merhaba! Kocatepe'nin kuşlarıyla, Gönül Abla'nın sitemleriyle, Nuriye Abla'nın gözyaşlarıyla, Can Laçin'in duasıyla, sevgisiyle, Türk Milleti'nin muhabbetiyle cumhuriyet aşkına merhaba!
(Görsel: 02.04.2025 Bozcaada Kalesi)


Benzer Haberler
Çanakkale, Zeytin Ağaçları ve Bütün Bir Vatan Toprağı Sana Minnettardır.
Bu Toprağın Kan Çiçeği: Nihat GENÇ
Toprak Bağrını Açar / Arslan Yatağı Boş Kalmaz - Nihat Genç'in Ardından
Okday Korunan Yazdı: “Nazım’ın Kedisi” Sanatla Dayanışmaya Davet Ediyor…
Bu Yıl Hayati Asılyazıcı Tarafından Kaleme Alındı
Adın Bende Umut
Nâzım’ın Kedisi Sesleniyor…
Mihriban Tayfur Yazdı: Ulus ve Sanatın Yaratma Cesareti