Çanakkale, Zeytin Ağaçları ve Bütün Bir Vatan Toprağı Sana Minnettardır.
Güzel sözde nükte vardır. Emekle kazanılmış, tecrübe edilmiş bilgi vardır. Alay vardır. Zaman zaman haklı sitemlerin iğne uçlu sözcüklerinden oluşur cümleler. Ucu değdiğinde ya anlatılmak isteneni dinlemeye başlarsın ve yanlış bildiğini düzeltirsin ya da isyan edip söz sahibini düşman bellersin.
Söz sahibi bunu sevdiklerine yapar. Maksadı; egosu, benliği değildir. Boş bir “elitlik” peşinde olup, caka satıp, insanları küçük görmek değildir. Bir kere bilgiyi edinmek için harcadığı yıllarının, tecrübesinin kutsiyetini koruyacaktır, korumak zorundadır. Sonra içinde yaşadığı topluma gerçek bir sevgisi vardır. Onun aklını kullanmasını, sahip olduğu zenginliklerin nimetlerinden faydalanarak uygarca yaşamasını arzular. Mucizelerine tanık oldukça hayranlık duyduğu kendi toprağına yapılan kötülüklere isyan ederken, o kötülüğü bir meziyet gibi millete anlatanları eleştirir. Hiç olmazsa, muhatap olmak istemez. Başkaları tarafından, satın alınmış kötülerin Anadolu insanını kullanmasına razı gelmesi mümkün değildir. Yalan söylediği apaçık belli olan zır cahilleri dinleyip peşinden giden topluma tatlı sertlikte bir serzeniş kaçınılmazdır. Bu, zaten gerçek bir aydın davranışıdır. Ancak aydın dediğimiz kişiler de bir tanrı değildir. Hepimiz gibi ölümlü olan bu insanların, hepimizde olduğu gibi hataları da olabilir. Vicdan, bir insanın doğrularını ve yanlışlarını tartar, ağır basan yere göre onu değerlendirir. Kaldı ki büyük bir emekle elde ettiklerini insanlarla paylaşanlar zaten saygıdeğerdir. Bu saygıyı en çok hak edenler edindiği bilgiyi paylaşmasını bilenlerdir.
Nedir bilgiyi paylaşmasını bilmek?
Büyük bir araştırmacı olabilirsin. Muazzam düzeyde bilgi depolamışsındır. Uluslararası düzeyde ödüller de alabilirsin. Bu düzeyde olan insanların ün sahibi olup olmamasının bir önemi yoktur. Popüler değilsen, en iyi ihtimalle maaşla bir yerde çalışırsın, öğretmenlik yaparsın, memur olursun, yönetici olursun. Bilgi edinmek, edindiği bilgiyi hammadde sayıp, yeni bilgiler üretmek, ürettiklerini kullanıma sokmak, gelecek nesillere bunu aktarmak değerliden en değerliye doğru bir saygıyı hak eder. Baştan sona kıymetli olan bu durum bilgi işlemektir. Ancak bazı insanlar bunlarla da yetinmez. Onlar bilgiyi alır, bilim dilini halkın diline yaklaştırır. Hangi meslek dalında olursa olsun, bilgiyi insanların konuşma diline çevirip yaşamın içine sokabilen bilim insanları çok daha büyük bir saygıyı hak eder.
İşte Prof. Dr. İlber Ortaylı böyle bir bilim insanıydı.
Her ölüm bir kayıptır, eksilmedir. Ölen insan; sesi, gülüşü, öfkesi ile artık aramızda yoktur. Ancak bazı insanlar gittiğinde susan sadece sesleri değildir; yani beden ve bedensel etkileriyle aramızdan ayrılmazlar. Onlar gittiğinde hayata, çevrelerine ve içinde yaşadıkları topluma kattıkları oranda eksikliklerini bırakarak giderler. Bu durumlarda; insan yetiştirmede giderek kısırlaşan ülkemiz için hissedilen kayıp görünenden daha büyüktür. Hele ki en çok ihtiyaç duyduğumuz böylesi zamanlarda gitmişlerse!..
İlber Ortaylı’yı birkaç satır yazıyla anlatabilmemiz imkânsız. Yıllar önce, düşünce sohbetleri yaptığımız dostlarla kitaplarını, açıklamalarını ve çalışmalarını bilimsel düşünme metotlarını değerlendirmek ve tarihi konuları irdelemek adına bolca adını andığımız zamanlar olurdu. Son zamanlarda yine yazdıklarını ve söylediklerini karı-koca sohbetlerimize konu ederek evimize misafir ettik. Özellikle hukuk alanında yaptığı açıklamalarla beraber, doğa katliamları, Ege başta olmak üzere sahil şeridinde yok edilen zeytinlikler, orman yangınları ve sonrası imara açılan yerler, şehirlerin kendine özgü dokusunu, kültürünü yok eden betonlaşmayı konuşurken, düzensiz göçün toplumumuza, ekonomimize ve kültürümüze verdiği zararları tartışırken, ateş çemberine dönen coğrafyamızda izlenen yanlış politikaları konuşurken, İran’ndan Suriye’ye, Balkan ülkelerinden Rusya’ya, toplumların kültürel yapısını ve kemikleşmiş karakterlerini analiz ederken İlber Ortaylı’nın adını bolca andık. Günümüzde emperyalizmin sömürgeciliğini, seçtiği aptal yöneticileriyle daha vahşi şekilde uyguladığını görürken onun tespitlerini de dayanak noktası yaptık.
“Türkiyelilik” gibi saçma sapan terimleri uyduranlara hepimiz adına en güzel yanıtları veren İlber Ortaylı bir konuşmasında, “Türkiyeli edebiyat” diye başlayan bir soruya, "'ay dont kınov' diyorum,” şeklinde alay ediyordu. Bayrağımızı indirmeye kalkanların bir geri zekalı olduğunu açık açık söylüyordu. “Ortadoğu’da bir harita çizilecekse biz çizeriz. Biz burada yaşıyoruz, denize burada çıktık, uzaya da buradan çıkarız,” diyordu. Netanyahu için “bir maskaradır”, “bu adam bir cahil”, “tehlikeli”, “İsrail hiçbir zaman Türkiye sınırlarından içeriye silahlı bir kuvvet olarak giremez. Çok fena olur. Çünkü bu memleketin kendine özgü bazı yapıları var. (…) Bizim bu dünyada oturmamız askerlik sayesindedir ve Türkler askerdir. Bu işin fennini de eğitimini de bilirler.” diyordu.
“Bu memlekette Amerika’nın ‘Kürdistan’ haritası gerçekleşemez. Harita çizerek oraya sahip olduklarını kimse zannetmesin. Amerika’nın ittirmesiyle sana memleket mi verilir? Ben Akdeniz arazilerimi kimseye kaptırmam. (…) Biz su yollarımızı, Fırat ve Dicle’yi muhafaza etmek zorundayız,” derken asker bir milletin aydını olduğu yüzünden apaçık okunuyordu.
Trump için, “Doğu sahilindeki veletler gibi, şımarık, dünyadan haberi olmayan…” tanımlamasını yapıyordu.
Askerlik yapmamış, doğru düzgün ekim dikim de yapmamış bir topluluğun kurduğu devlet olarak gördüğü İsrail’den tohum gelmesini eleştiriyordu.
İlber Ortaylı’nın, ulusal çıkarlarımız doğrultusunda vatansever duygularını böylesine cesaretle ve açık yüreklilikle söylemesine kim şaşırabilir? O değil midir “Çanakkale” dendiğinde gözyaşlarını tutamayan?
Böylesi ağlamayı bilen kaç aydını var bu ülkenin?
18 Mart haftasında aramızdan ayrılan İlber Ortaylı, “18 Mart” dendiğinde Süleyman Nazif’in “Allah’ın şehitleri olduğu gibi, şairleri de var,” sözünü alıntılarken yayıncının karşısında ağlıyordu. Böylesi ağlamayı bilen kaç aydını var bu ülkenin? Burada şunu da ifade etmeliyim ki, 18 Mart’ı duyunca ağlamak alelade bir duygunun tezahürü değildir. Ve böylesi ağlamadan sonra sadece yüzünü yıkayarak kendine gelemezsin. Başka türlü bir yorgunluk çöker. Bu yorgunluğu ancak yaşayan bilir. Çanakkale için bir şeyler yazmaya çalıştığımda yaşadığım duygudan biliyorum ki, “Çanakkale” için ağlamayı, bu dünyaya ait olan bedenimin bu dünyaya ait olmayan bir ağırlığı kaldıramayıp yığılıp kalması olarak tanımlarım. İşte İlber Ortaylı’nın gözünden akan yaşlarda gördüğüm buydu. İlber Ortaylı vefat gününde bile eleştirmeye kalkanlar, böylesine ağlayabilenin tertemiz vatan sevgisi olduğunu göremeyecek kadar gaflet içindedirler.
Çanakkale, İlber Ortaylı için çok farklı bir anlama sahipti. Zaten bazı zamanlarını Ezine sahillerinde geçirmişti. Çanakkale’nin kendine özgü doğal yapısının bozulmaması için, Tavaklı’da kendine özgü şakacı üslubuyla, “buraya gelmeyin, buranın insanı da nalet!” diye şiveyle konuşuyordu. Çanakkale’de ve diğer yerlerde kesilen, yok edilen zeytinliklerin imara açılmasına bu yüzden isyan ediyordu. Çanakkale ve zeytin için ne hissediyorsam İlber Ortaylı’nın sözlerinde aynı duyguyu yaşıyordum. Böylesi bir duygudur sahiplenmek, vatan sevmek!.. İşte tam da bu yüzden çok kıymetli bir aydınımızı, en çok ihtiyacımız olan zamanlarda kaybettiğimizi söylüyorum.
İlber Ortaylı’nın bu özellikleri birçok konuda yıllardır eksikliğimizi gideriyordu.
Mustafa Kemal Atatürk’ün, “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir; yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtacak mahiyet alır,” sözünün anlamı oranında İlber Ortaylı’nın eksikliğini arayacağız. İnsanlık değil ama halk olarak bizleri epeyi şaşırtmayı başardılar. Son yıllarda çok yoğun bir şekilde tarihimizdeki çarpıtmaların taraftar bulduğuna üzülerek şahitlik ediyoruz. Çanakkale Savaşı’ndan, Kurtuluş Savaşı’na, Sevr’den Lozan’a ve yapılan inkılaplara kadar söylenen yalanlara inananların sayısı azımsanmayacak düzeye ulaşmıştır. Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlarının deli saçması yalanlarına inandırılan insanlarımızı kendi devletine, tarihine ve tarihi kişiliklerine düşman yapan zihniyetin palavralarını halkımıza anlatmakta zorlanıyoruz. Çıkarılan gürültü içinde ezberci konuşmalar eriyip gidiyor. Oysa tarihçilerimiz, savaş tarihlerini, antlaşma metinlerini saymaktan çok daha fazlasını yapmak zorundalar! Bunu yapabilmek için tarihi bir olayı, her anlamda gözünde canlandırıp, mevcut şartların zorluğunu, anlatım sanatına uygun ve halkın hayal edip, özümseyebileceği bir şekilde anlatmamız gerekiyordu. Bunun için başta edebiyat olmak üzere sanatın diğer alanlarında az-çok yetişmiş tarihçilerimiz olmalı. Edebiyat, insanın hayal gücünü besler. İleri düzeyde edebiyat okumaları yapmış bir tarihçi, herhangi bir hadiseyi gözünün önünde tüm şartlarıyla canlandırarak yazar ve anlatır. Geçmiş dönemde, Çanakkale, Kurtuluş Savaşı ve inkılapları anlatan rahmetli Turgut Özakman’ın başarısı onun edebiyatçılığından geliyor. Asıl mesleği tarihçi olmayan rahmetli Attila İlhan’ın da başarısı edebiyatçılığından kaynaklıdır. Zannediyorum 2005 yılında katıldığı bir yayında, “Ben tarihçi değilim. Ama alimlerimiz öyle çok susuyor ki, biz konuşmak zorunda kalıyoruz,” mealindeki söylemi tarihçilerin eksikliğini ortaya koymaktadır.
Örnek vermek gerekirse, Seyit Onbaşı’nın 275 kilogramlık mermiyi kaldırmasını Turgut Özakman’dan dinlemek ile sıradan bir tarihçiden dinlemek aynı öğrenme ve anlama ile sonuçlanmaz. Sıradan bir tarihçi, birliğin sayısını, mevki adını, batırılan gemilerin isimlerini sayarken, Turgut Özakman olayı çok daha uzun ve sahnelere ayırarak, duygu yüklü anlatır: “Seyit iki eliyle, anasını kucaklar gibi mermiyi kavradı. Tarttı. Kemikleri zangırdadı, eklemleri ezildi, dizleri titredi. Zorlukla da olsa ayakta durabildi. Mermiyi çözdüler. Damarları çatlıyordu. Burnundan kan boşandı. Besmele çekip yürüdü, geç kalıyordu, hızlandı. Mermiyi topun asansörüne yerleştirdi.”
Diriliş-Çanakkale romanından alıntı olan şu kısacık cümle bile okuyanın gözünde o an’ı canlandırır. İşte bu gerçek bir anlatım sanatıdır. Elbette her tarihçi bir edebiyatçı değildir, olmasına da gerek yoktur. Ancak, içinde bulunduğumuz dönemde anlatım sanatına hâkim, birçok alanda bilgi sahibi olmuş tarihçilere ihtiyacımız vardır.
İlber Ortaylı’nın bu özellikleri birçok konuda yıllardır eksikliğimizi gideriyordu. İlber Ortaylı tartışma konusu olan herhangi bir olayı izah ederken, sebep ve sonuçlarıyla, zorunluluklarıyla, mevcut duruma tam hâkim olarak konuyu anlatıyordu. Bir düşünün, harf devriminden, Şeyh Sait İsyanı’na, Lozan’dan Montrö’ye, Ayasofya’dan tutun da, Çanakkale Savaşları’nda Mustafa Kemal, yoktu yalanlarına kadar ne çok konu gündem oldu. Örneğin Harf Devrimi’nin askeri yazışmalarda bölge ve yerleşim yerleri isimlerinde bile karışıklığı önlemekte yarar sağladığına kadar derin düşünebiliyordu.
İlber Ortaylı’nın ne kadar önemli bir aydın olduğunu izah edecek o kadar çok sebep var ki!
İlber Ortaylı, insanları cahil diye küçümsemedi.
Bugünlerde “Bir Ömür Nasıl Yaşanır” adlı kitabının eleştirisini yazmayı düşünüyordum. En zor üretimlerden biri kabul ettiğim düşünce üretmenin toplumumuzda ne kadar zor, hatta imkansız olduğunu 45 yıllık yaşamımda bizzat ve defalarca tecrübe ederken, cahil olduğunu bilmeyen cahillere öfkelenirken, onun cehalet için söylediklerini acı bir tebessümle karşılıyordum. Bu toplum, içinden düşünen insan çıkmasına izin vermiyor. Vermedikçe sorunları katlanarak artıyor. Şikâyet ettiği her şeyi var eden aslında kendi düşünce yapısı ve yaşam tarzı. Oysa düşünen bir insanı boğmak için üzerine kitlesel olarak çullanan da gene kendisi. İlber Ortaylı ile yapılan programlarda “Cahille Sohbeti Kestim,” başlığını ilk gördüğümde, bunu çok uzun zaman önce yaptığım için şanslı olduğumu düşündüm. Zannediyorum, yaşam biçimime dönüştürdüğüm İlber Ortaylı’nın bu düşünce yapısını uygulamaya devam ederken, muhteşem yeteneklere sahip gençlerimize, sizi aşağı çeken cahillerden kim olursa olsun uzak durun, cehaletten, ahmaklıktan mümkün oldukça kaçın, demeyi, Seneca’dan, Jules Payot’dan İlber Ortaylı’ya kadar alıntılayarak söylemeye ben de devam edeceğim.
İlber Ortaylı’yı, insanları küçük görüyor diye eleştirenler, aslında cehaletten beslenenlerin ta kendisi. İnsanımız cahil kaldıkça, tembel, mesleksiz, hinlik peşindeki asalaklar makamlarını koruyup, yağmalamaya devam edip, ceplerini doldurarak saltanatlarına devam edecekler. İlber Ortaylı, insanları cahil diye küçümsemedi. Aziz Nesin’in “Ben insanımıza hakaret etmedim. Her milletin aptalı vardır. İnsanları aptal yapan sebepleri ortadan kaldırmaya uğraşacaklarına bana kızıyorlar,” minvalindeki sözüne yakın, hatta daha hafif bir sitemdir. Okuyan, yazan, düşünen ve insanını seven her aydın, mensubu olduğu toplumun cahil kalmasını istemez. İlber Ortaylı da, “kendinizi edebiyata, güzel sözlere verin,” dediği bir konuşmasını, “edebiyatla uğraşmadığınız gün demiyorum, hafta demiyorum, ay olmaması bir ayıp,” diyerek bitirirken, her fırsatta okumayı salık vermiştir.
Olgun ve bilge insanlar, toprağı tanıyan insanlar ölümlerini konuşmaktan korkmazlar.
Kendi inançlarına ve fikir dünyalarına göre yaşamı ve ölümü değerlendirirler. Aziz Nesin, bir konuşmasında, “Ölümü bile hak etmek lazım,” demişti. Belki de bu sözün en geniş açılımını İlber Ortaylı’nın başta gençlere olmak üzere, çalışmak, öğrenmek, kendini geliştirmek adına topluma anlattıklarıyla yapabilirdik.
İlber Ortaylı kendisine ne kadar yaşamak, diye sorulduğunda, “Fazla uzun yaşamakta iyi değil. (…) Saçmalamayacağın kadar yaşamak lazım. Altını üstünü tutabileceksin. Kafa yerinde olacak. Akıl insanın belası; fazileti de, rezaleti de...” diyordu.
Her fırsatta, erdem sahibi, çalışkan, başarılı ve güçlü bir insan olabilmek adına unutulmaz öğütler verdi.
Son konuşmalarından birinde ekonomik zorluklardan haklı olarak şikayet eden sevenlerine, “Nihayet biz hayatımızı arz ve talep eğrisine göre değil, arz ve talep eğrisi bize göre belirlemeli,” diyordu.
İlber Ortaylı son an’a kadar yaşam enerjisini korudu. Aklını, hocalığını kullandı. Son an’a kadar Atatürk’e, Cumhuriyet’e sımsıkı sarıldı. Çanakkale sevdasıyla Gelibolu’da yatabilirim derken, 18 Mart’a birkaç gün kala Şehitler Haftası’nda aramızdan ayrıldı. Bütün ömrünü, tarihe, bilime ve cehaletle savaşa adamış İlber Ortaylı artık aramızda değil. Henüz 18 Mart için bir yazı yazamadan, Çanakkale’yi İlber Ortaylı ile anmış olalım:
Çanakkale dendiğinde, 18 Mart dendiğinde gözyaşlarını tutamayan İlber Hoca’yı, inanıyorum ki, Anafartalar Kahramanı ve onun emrinde şehit olanlar minnetle karşılamıştır. Hocası Halil İnalcık, onu alnından öpmüştür.
“Zeytinlik, vatan toprağıdır. Koruyun.”

(Görsel: İnternet)
Hiç şüphesiz, İlber Ortaylı milletin gönlünde ve hafızasında şükranla yaşamaya devam edecek. Hiç şüphesiz cehaletle savaşmaya, cahillerden uzak durmaya devam edeceğiz. Hepsinden öte, bizim için de ayrı bir yeri olan, doğup büyüdüğüm toprakların adını anarken, Ezine sahillerinde, Tavaklı’dan, Dalyan’dan geçerken, zeytinlikte budama yaparken, hasat yaparken İlber Ortaylı ve onun gibi nice zeytin sevdalılarını yaşatmaya devam edeceğiz. Kırma zeytin toplarken, “Kıracaksan zeytin kır, kalpleri kırmayalım,” sözüne kahkaha ile katılan Hoca’nın, Akhisar’da zeytin kırdığı sahne gözümün önünden gitmeyecek. “Zeytinlik, vatan toprağıdır. Koruyun.” Öğüdünü kendime ilke edineli yıllar oldu. Yaşamım zeytin dallarının sürgünleriyle doğru orantılıydı. Zeytini değersizleştirenlere inat, parasına puluna bakmadan 17 yıldır canımı dişime katıp hasta ağaçları yaşatmaya çalışırken tek inandığım o ağacın kutsallığı ve vatan toprağı olduğuna inanmamdı. Bu yüzden hangi konuda yazsam, mürekkebim zeytin ağacından geldiği için, “önce vatan” teması satır aralarında gizleniyordu.
.png)
(05.05.2025-Zeytinlik)
“Bir şey yapmak istiyorsan, zeytinlik almalısınız.” dediğinde “Yatırım olarak mı?” diye soran yayıncıya, “Vatan coğrafyasını kurtarmak adına,” dediğin için zeytin ağaçları adına, tanımadığın bir zeytin üreticisi olarak emeğimin altında yatan anlamı benim adıma dile getirdiğin için sana teşekkür ediyorum.
Pamuk pamuk gökyüzüne serilmiş beyaz bulutların arasında ışık saçan dolunayın olduğu bir mayıs akşamında, gizemli ve ölümsüz, güçlü ve yiğitçe nöbetini tutan asker gibi dizilmiş zeytin ağaçlarının arasında dolaşırken bana seslenen eşime dönüp, “Şu görüntüye bakınca; Karanlık bir akşamda tüfekler sustuktan sonra siperlerine çekilmiş silah arkadaşları biraz olsun uyuyup dinlenebilsin diye Anafartalar’da nöbette duran ve ertesi gün sabahın ilk ışıklarıyla hepsi şehit olmuş askerlerin ruhlarını görüyorum. Onlar hâlâ işte böyle nöbette olmalı. Şehit olan askeri ve vatan toprağının kutsallığını zeytin ağacından başka kim böyle anlatabilir?” dediğim o akşamı bir daha gözümüzün önüne getiren İlber Ortaylı’ya sonsuz teşekkür ediyoruz.

(O akşamdan, 05.05.2025)
Çanakkale, zeytin ağaçları ve bütün bir vatan toprağı sana minnettardır.
“En ihtiyacınız olan şey; ben neyim, ne olacağım, nasıl olmam gerekiyor? Kendinizi edebiyata, güzel sözlere, güzel şeyleri düşünmeye ayırmanız lazım. Mutlu olmak diye bir şey yok. (…) Hayat çok kısa. Bütün mühim olan şey, tayın edemeyeceğimiz bir ömrü, bizim için her şeyden evvel verimli hale getirmek. Huzursuz insanlar verimli olamazlar. Hem kendini yer bitirir, hem etrafını. Bunu unutmayın! Buna göre program yapın…”
İlber Ortaylı

(Görsel: İnternet)


Benzer Haberler
Çanakkale, Zeytin Ağaçları ve Bütün Bir Vatan Toprağı Sana Minnettardır.
Bu Toprağın Kan Çiçeği: Nihat GENÇ
Toprak Bağrını Açar / Arslan Yatağı Boş Kalmaz - Nihat Genç'in Ardından
Okday Korunan Yazdı: “Nazım’ın Kedisi” Sanatla Dayanışmaya Davet Ediyor…
Bu Yıl Hayati Asılyazıcı Tarafından Kaleme Alındı
Adın Bende Umut
Nâzım’ın Kedisi Sesleniyor…
Mihriban Tayfur Yazdı: Ulus ve Sanatın Yaratma Cesareti