Cumhuriyet’in 100. Yılında  Antikçağı ve Anadolu Kültürlerinde “insan ve doğa” İlişkisini Anlamak

Cumhuriyet’in 100. Yılında

Antikçağı ve Anadolu Kültürlerinde “insan ve doğa” İlişkisini Anlamak[1]

Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün ağır şartlar altında kazandığı zaferler sonrasında, bu vatanın doğal güzelliklerini ve kaynaklarını koruyarak, kalkınma kapsamında sanayisi, tarımı, halkı ve halkın eğitimi, tarih bilinci için yaptıklarının ve başlattığı girişimlerin haklılığı ve yüceliği karşısında şunu söylemek isterim: O olmasaydı, bırakalım Anadolu’nun geçmişini bilmeyi ve değerlendirmeyi, kendi tarihimizi bile doğru bilememe tehlikesi içindeydik. Nitekim her şeyin yavaş yavaş yanlışıyla yer değiştirdiği bugün de bu tehlike ile karşı karşıyayız. Çünkü tarihin ve zenginliğin, 10 bin yıllık tarımıyla bereketin kaynağı bu coğrafya üzerine kavga bitmedi. Bu yüzden Anadolu değerleriyle özdeşleşmiş Türk’ü düşük görmek, göstermek için çok şey yapılmaktadır. Atamız, bilinçle ve doğru bilgilerin eşliğinde hareket etmekle bu yanlışın önünün kesileceğini biliyordu.   Bu yüzden kendimizi, zihnimizi ve üzerinde yaşadığımız bu ülkeyle ilgili bilgileri gözden geçirmeli, bize emanet eski sesleri duymalıyız.

Bu yazıdaki amacımız,  coğrafyamızdaki kadim kültürlerin izleriyle şekillenen medeniyetlerde yaşamı sürmede “insan” ve “doğa” ilişkisinin yerini görebilmektir. Yaklaşık 30 yıldır suları ve denizleri hızla kirletilen, dağları kemirilen, tarlaları zehirli hale dönüştürülen, çocukları yanlış eğitilen, başıboş bırakılan gençlerin ana babaya tepkileri bitmeyen, yaşlıları itilmeye mahkûm edilen, işçileri köleleştirilmeye çalışılan, memuru rüşvetle özdeşleştirilen, zararı düşünülmeden çöp dağları yaratılan bir ülkede yaşam mücadelesi verir hale gelmişsek, başka şeylerin yanı sıra “insan” ve “doğa” ilişkisinden kopmuşuz, oto-kontrolden uzaklaşmışız demektir. Bu yüzden bazı değerleri yeniden hatırlamalıyız. Yazımız biraz uzun olabilir, ama ortalama 6 yıllık sürecin özetidir.

Yeryüzünde Mezopotamya’yı (Irak) öne çıkaran etken, insanın aklını, el yeteneğini ve bilgisini gösteren izlerle yerleşik düzeni başlatması ve giderek geliştirmesidir. Bu yüzden tarihin her döneminde kültür seviyesini tespitte Mezopotamya ve çevresi başlıca bir ölçüt haline gelmiştir.  Yaklaşık 12 bin yıl önce “Neolitik” adının verildiği bu dönem,  toprağın ilk olarak ekilip biçildiği ve bunu sürdürerek, eskiçağ insanının tahminen son 6 bin yıl içinde şekillendirdiği, Hristiyanlığın çıkışıyla sekteye uğrasa da günümüzde temel olduğu kabul gören anlayışları oluşturan süreçtir. Ana hatlarıyla ele alalım:

Taş devrine dayalı arkeolojik veriler dikkate alındığında, milyon yıllar içinde beslenme gereksinimiyle, doğa olayları karşısında hayvansı yetilerle yaşamını sürdüren insanoğlu, su kaynağına yakın bazı mağaralarda basit taş aletler geliştirerek, doğada var olmada yaşam mücadelesi vermekteydi. O dönemlerde olasılıkla gerek etrafındaki doğaya gerekse kendi içine dönük algısının çok yavaş olması nedeniyle, aynı tempoda geçen bu uzun süreçte, ona ilham olan mevsimler, bitkiler  ve en fazla da diğer hayvanlar oluyordu. İnsanoğlu, bu dönemde avladığı hayvan ve doğadan topladığı bitkilerle besleniyordu. Bir sonraki kuşağın da aynı taş aletlerle bunu sürdürdüğü açıktı. Ayrıca o çağlarda yok denecek kadar az olsa da günümüze değin hız kazanan genetik aktarımı da görmek gerekmektedir. Yaptığı aletlerin yardımıyla avını yakalama, parçalama becerisi ve beslenmede gittikçe gelişmesi sonucu, insanın hayvansı görünümlü anatomisi giderek değişime uğramaktaydı. Elbette bu doğal yaşam düzeninde insanoğlu, aynı zamanda bir yabaniydi. Gerektiğinde birbirine de acımasız olabiliyordu. Avının sadece etini değil, sıcak kanını da içiyordu. Zaman içinde bazı mağaralara av ve nasıl avlanacağı üzerine ne yapılması konusunda şekiller çizmeyi, kemiklerinden aletler yapmayı, hayvan postuna sarılmayı da akıl edinmişti. Mezopotamya, Doğu Afrika’nın kuzey kıyıları ve Anadolu’daki bazı mağaralar insanoğlunun bu değişiminin izlerini belgelemektedir.

 Kış, karanlık, dondurucu soğuk, yakıcı sıcaklık, depremler, volkanik patlamalar karşısında birçok canlı gibi insanoğlu için de hayatın durduğu korku anlarıydı. Olasılıkla yine bu süreçte felaketten kaçıyor, uzaklaşıyor, su yollarını izleyerek, kuşlar gibi göçler yapıyordu. Sonrasında hiç olmazsa bir kısmı yine eski yerlerine geri dönmeyi başarabiliyordu.

                Doğanın kendisinde olan evrim ve devinimler, mevsimler, fırtınalar, seller, ayrıca eskiden daha sık olduğu anlaşılan depremler ve volkanik patlamalarla kendisini her daim göstermekteydi. Tüm canlılar bu şartlar altında varlıklarını sürdürmeyi içsel olarak öğrenmişler, yuvalarını oluşturmaya devam ediyordu. Doğadaki mağaralar, geniş ağaç kavukları canlılar ve insanoğlu için başlıca sığınak, barınak alanlarıydı. Dolayısıyla insanlığın ilk inançlarında çoğunlukla hayvan olmak üzere “totem” anlayışının hakim olduğu ve çağlar boyu süregelmesi, onlardan öğrendikleri ve avladığı avın ayak, diş gibi güçlü uzuvlarını üzerinde taşıyarak, o gücü kendisiyle özdeşleştirmesiyle ilgilidir.

Bu şekilde geçen binlerce yılın ardından, Mezopotamya’da artık gözlemleriyle avcılığa, toplayıcılığa dayalı beslenmenin yanında, bir grup insan tarafından, yaklaşık 12-14 bin yıl önce,  bitkileri ekip toplamaya yönelik bir yaşam tarzı başlatıldı. Bu öyle bir yaşam tarzıdır ki, tarım kültürünün ve  günümüze değin süren yerleşik hayatın da temelidir. Tarıma geçmek demek, mevsimlerin işlevini, zamanı ve tohumun gücünü bilmek demekti. İnsanoğlu, gökteki ayın şekillerden, özellikle dolunayı temel alarak zamanı ve periyodlarını kavrayarak, tohumu ne zaman atacağını ve ne zaman olgunlaşıp toplayacağını ayırt ediyordu. Bu yüzden saymayı başardı, kendince takvim oluşturdu. Böylece karanlığın gücü “Ay,” kutsal sayılmaya başlandı. Taş ve ahşap aletlerinin yardımıyla, ekinini yabani hayvanlardan korumak için çit, duvar yapmayı da akıl ettiler. Artık taşın gücünü biliyorlardı. Nitekim Mezopotamya merkezli arkeolojik katıntılar, insanoğlunun yavaş, ama hep bir gelişim içinde olduğunu belgelemektedir.

Suya duyulan ihtiyaç temeldi, ama daha iyi beslenme şartları, insanoğlunun doğaya bakışını değiştirmeye başlamıştı. Tarımla uğraşırken, toprağın yüceliği, yağmurun, ışık kaynağı güneşin  toprağa verdiği katkı daha net anlaşıldı. Dahası korktukları ve kaotik (yani karmaşa, düzensiz) olarak algıladıkları doğanın bir düzeni olduğunu anladılar. İşte bu yüzden tarımla birlikte doğaya şükran, saygı duyma gereği duydular ve bu saygıyı,  en değerli şeylerini, yani yiyeceğini, içeceğini adamayla, kutsalının verdiği ürünün bir kısmını yine kutsalıyla paylaşma anlayışını geliştirdi, bunu âdet edindi. İlk törenler doğanın ekinleriyle ilgilidir, ilk kutsal yeminler de doğaya yapılmıştır. Güneş her yeri aydınlatıyor, canlıları ısıtıyordu. Zamanla kutsalına karşı töreyi, temizliği, arınmayı, aklanmayı da geliştirdi.

                İnsanoğlunun taşın yanı sıra toprak ve suyun karışımdan elde ettiği çamuru, güneşte kurutarak inşa ettiği ilk yerleşim yerleri de tarıma geçiş evreleriyle bağlantılıdır. Başardığı her şeyi doğanın bir gücüne (tanrısına) borçluydu, ona teşekkür ediyor, önce onu övüyordu. Bu yüzden zorda kaldığı zamanda o işin tanrısından yardım istiyordu. Zamanla insanın akıl işleri öne çıkıyor, işle ve sözle tüm bunları bir sonraki kuşağa aktarma devam ediyor, hatta bazı işlerde yetkinleşiyor ve kurumsallaşıyordu.

Doğaya paralel yerleşik hayatın getirdiği olumlu işlerin yanında, olumsuz durumlar da söz konusuydu. Çünkü o dönemde tecrübeleri, deneyimleri yeterli değildi. Yeryüzündeki nüfusları az da olsa insanların çoğunluğu birbirinden habersiz, yabani yaşamın zorluklarına katlanmakta, özellikle açlık çekilen uzun ve dondurucu kış mevsiminde acımasızlığı giderek artmaktaydı. Günümüzden yaklaşık 6 bin yıl önce, yine merkezi Mezopotamya’ya yakın yerlerde, insanoğlu hayvancılık ve artan iş gücüyle daha çok ve daha iyi beslenme imkânı sağlayan tarımın yanında, bir yeniliği daha başlattı. Madencilik (yani sanayileşme). Böylece ateşin gücüyle birkaç yeni zanaat dalı gelişmeye başladı. Madencilik, tarım gibi çok fazla zahmet isteyen bir işti, bu yüzden iş gücüne ihtiyacı arttırdı, dolayısıyla kölelik düzeni hasıl oldu. Savaşı kaybeden ya da kaçırılan kişiler, maden ve tarım işlerinde çalıştırılmaya başlandı. Bu madenlerden altın, güneşle bir tutuldu, bu madeni üzerinde taşıyan adeta ulu güneşin değerlerini üzerinde topluyordu. Artık yerleşim yerleri, MÖ 5. Bin yıl itibariyle kentleşmeye dönüşecek ve yine Mezopotamya’da ilk kentler oluşacaktı.

Bununla birlikte daha sık şekilde yağmalama, yıkma yani savaşlar da yavaş yavaş artmaya başlayacaktı. Erken çağlarda savaşların başlıca nedeni, başkasının hayvanını, yani yiyeceğini çalmaktı (ki bunun sonucu “hırsızlık,” hep büyük suç sayılmıştır). Tarımla birlikte artık ekinini yağmalama da görülmekteydi. Nitekim barış antlaşmalarında kaybedilen taraftan hayvan talep edilirken, artık tahıl ürünleri, maden talebi şartı da koşulmaktaydı. Madencilikle birlikte sayıca az bir topluluk tarafından kâh yaşamın her alanında güzel ve sitemli bir kent düzeni kurma ve koruma yollarının arayışlarıyla, kâh en ilkel dürtülerle acımasız saldırılarla düzenleri yıkan çoğunluk arasında bir mücadele görülmeye  başlandı. Daha sonraki dönemlerde düşmanlıklar, kurulan kentler arasında olacaktır. Doğal felaket, sel, salgın, savaş sonrası gibi durumlar kentlerin yıkılmasına ve yeni göçe yol açmaktaydı. Bu arada gelişen ticaretin etkisi de merakı ve seyyahlığı arttırıyordu. Göçle, ticaretle, özellikle MÖ II. bin itibariyle Mısır ve Libya’da geliştirilen denizciliğe bağlı olarak adalar dahil yeni coğrafi keşiflerle kentleşmeler (site / kent-devlet) yaygınlaşmaya başlıyordu, güneyden kuzeye, doğudan batıya değin. Artık ticarete dayalı düşmanlıklar da dostluk antlaşmaları da artıyordu.

Nitekim MÖ 3. binde sabanı bulan Sümerler tarafından yazının icat edildiği Mezopotamya’da, günümüzün köy yerleşkelerini miras bırakacak şekilde yerleşik bir düzen içinde kral ve sarayının olduğu, tapınakların bulunduğu, tarım ve hayvancılıkla beslendikleri, yapı yapma, maden işleme, ahşap işleme, hasır yapma sanatını bildikleri, “dostum, kardeşim” diye hitap ettikleri diğer krallarla iyi ilişkiler içinde olmaya çalıştıkları ve önemli bilgileri akılda, ezbere tutmaya çalıştıkları, yine akılda kalıcı ezgiler (ilahi) kurguladıkları anlaşılmaktadır. Dolayısıyla yazının ilk malzemesinin, sivri bir uçla yazılan ve güneşte kurutulan yumuşak kil tablet olması da bir tesadüf değildi.  Çünkü topraktan evler, mutfak kapları ve insan betimli heykelcikler yapmasını, yani toprağa şekil vermesini çoktan öğrenmişlerdi. Ayrıca tarım kültürünün yansıması olarak dil unsuru, konuşma yetisi geliştirilecek, varlıkları eril, dişil ve cinsiz diye nitelendirecek, etraflarında gördükleri, içlerinde duyumsadıkları tüm varlıklara ad vermeye çalışacaklardı.

                Yazı gelişmeden önce başta bir kayanın, taşın yansıttığı doğal şekiller, gökte bulutların oluşturduğu şekiller, yıldızlar, bu insanlarca işaret sayılmaktaydı. Bunlar Mezopotamya’da bir tür önemli esin kaynağı haline gelmiş ve diğer kültürlere de yayılmaktaydı. Topraktan, çamurdan yaptıkları heykelciklerle ilk inançlarını da sembolleştirmeye başladılar. Boynuz ve Toprak Ana figürünleri bu bakımdan önceliğe sahiptir. Böylece doğaya, atalarına teşekkürü kalıcı kılma yolunda yapılara işlenen resim ve yontma uğraşısı giderek kusursuz hale gelecekti. Yazının kalıcılığı anlaşılınca, başta ticaret olmak üzere tablet üzerine kaydedilen antlaşmalarla kullanımı yaygınlaşıyor ve anlaşmanın bir örneği, her şeyi gören, kentlere adı verilen Güneş’in tapınağında saklı tutuluyordu. Bu tapınak, saray kompleksi içinde olurdu.

                Taşa oyulan, kille yapılan kabartma görsel olarak aktarılmak istenen olayların bellekte kalmasını sağlıyordu. Heykel ise bir tür belge-anıttı. Mezopotamya’da inançları ve atalarının işlerini, başarılarını resmin yanı sıra, öyküleştirerek anlatma ve böylece sonraki kuşaklara aktarma yolunu geliştirdikleri, kafiyeli dizelere dökülen erken Sümer şiir örneklerinden de anlaşılmaktadır. Atasını bilmek, soyunu bilmekle bir sayılıyordu. Nitekim eskiçağdan beri coğrafyamızda bu hususa önem verilmektedir.

Ezgilerde, hikayelerde kişiler kadar, nesneler, hayvanlar, bitkiler, yani doğa ve tanrısı da konuşabilmekteydi. Bunu eskiçağ insanının doğayı anlamada geliştirdiği bir yöntem olarak görebiliriz. Doğanın güçleri ulu tanrılar ya doğrudan ya da rüyalar, işaretler, ayrıca rahipler ve kahinler aracılığıyla konuşmakta, bu şekilde insanlarla iletişim kurmaktaydılar. Böylece kentleri, yönetim şekilleri, zanaatları, mimarileri, hayatlarındaki hayvan ve bitkilerin de yansıtıldığı sanatları, inançları, adetleri ve törenleri üzerine MÖ 3. Binde Sümerler, MÖ 2. Binde Babil, Asur, Hatti ve Anadolu Hitit dünyası bizlere arkeolojik izler ve yazılı metinler sunmaktadır. Bunların her biri tarihi mirastır. Maalesef bugün bunlara satılacak eser olarak bakan gözler, çalıp kaçıran eller hiç de az değildir.

MÖ 2. Binin sonları itibariyle Yunan kültürüne gelindiğinde, mimarinin ve resim sanatının öne çıktığı bu dönemde karma kültürel birikimle (Libya, Mısır, Hitit etkili Frigler gibi), birçok eski kök mitosu yeni düşüncelerle zenginleştirdikleri, bunları resim, seramik sanatına, mermer heykellere aktarmada kusursuzluğa eriştiklerine ve MÖ 1. Binin ortalarına doğru yazının gelişmesiyle edebiyatta da ele aldıklarına tanık olmaktayız. Kentleri, sanatları ve edebiyatlarıyla Batı Anadolu, adalar ve Yunanistan bu dönemde öne çıkmaktadır. Özellik İzmir ve çevresi önceliğe sahiptir. Dahası Yunan dünyasında artık doğanın birçok ölümsüz kaynağı, işlevine göre tanrı, tanrıça ve peri olarak insan boyutuna indirilmişti.  Doğada sürekliliği olan ve yaşam için temel unsur olan doğa güçleri “tanrı” ya da “tanrıça” olarak (su, toprak, hava, rüzgâr, ateş) sayılıyordu; doğada sürekliliği olan, ama yaşam için önem arz etmeyen doğa unsurları da “peri” sayılıyordu. Somuttan başlayan bu tanrı ve tanrıçalar, öfke, kin, utanma, adalet gibi soyut değerlerde de vücut buluyordu. Onlara göre sevgi, evrende en önemli birleştirici unsur, nefret ise ayrıştırıcı unsurdu.

                Öykülerde, eskiçağ insanının uzun geçmişi boyunca algılayamadığı, hatta büyüklüğünden korktuğu doğanın kendisini, somut dağlarını, denizlerini, depremleri, fırtınaları, hatta gözle görülmeyen hastalıkları işlevine göre insan karakteriyle biçimlendirdikleri ve öyküleştirdikleri görülmektedir. Bu öyküleştirmede doğadaki konumu, işlevi kadar sosyal yaşamda özellikle de yönetici sınıfın toplumda kurmaya çalıştıkları düzenin yansıtılması da söz konusudur. İşte bu bakımdan eskiçağ mitosları bize sadece inançlarını değil, eskinin yaşanmış hayatlarına da dair birçok izleri sunabilmektedir. Haksızlıkların, kederlerin, acı ölümlerin unutulmaması konusunda öykülerin önemli rolü bulunduğu dikkati çekmektedir. Artık doğayı tanıyan, doğayla uyumu yakalayabilen insanoğlu, yine öyküler ve düşünceler aracılığıyla güç ve bilgilerini iyiye kullandıklarında bunun doğadan bir ödülü olacağını, kötüye kullandıklarında da bir cezası olacağına inanıyorlardı. Çünkü doğanın aşırı yıkıcı öfkesine tanık oluyorlardı, hatta sakinleşmesi için bu anlarda ona tören yapıyor, kurbanlar kesiyordu. Şarabın, müziğin, dansın öfkeyi sakinleştirme yanını fark edince tanrıları bu içecekle, müzikle, dansla bile yatıştırmaya çalıştıkları görülüyordu. Nitekim doğanın hiçbir haksızlığı cezasız bırakmadığı düşüncesine paralel, yaşadığımız bu coğrafya kültürlerinin hemen hepsinde haksızlıklara karşı kurallar, yeminler ve savaş dışında adam öldürmelerden “arınma” zorunluluğunu geliştirdikleri görülmektedir.

Dolayısıyla bütün olarak ele alındığında, eskiçağın düşünürleri doğadaki her şeyin bir işlevi olduğu, tüm canlıların birbiriyle bağı olduğu, bu yüzden tükenmez ve tükenmez olduğu için ölümsüz sayılan doğaya ve kaynaklarına saygı duyulması gerektiğini vurgulamaktaydılar.  Tüm bunları tarım öğretmişti. Tarımla birlikte doğada cevap aradıkları sorular da vardı: Doğadaki güneşi, ayı, yağmuru, fırtınayı, geceyi, gündüzü yaratan, hareket ettiren, yöneten, kontrol eden bir gücün ne olduğu ve bunun ya da bunların çıktığı yere nasıl ulaşılacağı, onlar gibi nasıl ölümsüz olunacağı gibi. 

                Buraya kadar açıklamaya çalıştığımız insanlığın nasıl bir süreçle şekillendiği üzerine, MÖ I. yüzyılda yaşamış Romalı ozan Titus Lucretius, bakın neler demiştir: De Rerum Natura (Nesnelerin Doğası Üzerine, çev. Tomris UYAR- Turgut -UYAR. Hürriyet Yayınları, İstanbul 1974.)

  1. Kitaptan: “...İnsanlar ateşi bilmiyorlardı daha. / Derileri, avladıkları hayvanların postlarını giyinmeyi akıl edemiyorlardı. / Çalılıklardaydılar, dağ oyuklarında, kovuklarda, ormanlarda. / Yağmurdan ve rüzgârın kamçısından  kaçınmak gerektiğinde, / hırpalanmış bedenlerini fundalıklara gizliyorlardı./ Bilinmiyordu  ortak çıkar, töre ve yasa kısıtlamaları. / Birey kendini düşünüp, tek başına avlanıyordu. / Venüs, yeşillikte çiftleştiriyordu sevgilileri./ Bazen karşılıklı istekti neden, bazen erkeğin  dizginlenemez tutkusuydu, / bazen de meşe palamudu, kocayemiş ya da sulu armut gibi bir armağandı.

Çeviklikleri ve ellerinin, ayaklarının olağanüstü gücüyle, / orman hayvanlarını taş atarak avlayabiliyorlardı, dallar kullanarak. / Çoğunu alt edecek güçteydiler… / Gece bastırdığında, yabandomuzları örneği yerlerde çırılçıplak uzanıyorlardı, yapraklarla, dallarla örtünüyorlardı…./ Zamanla kulübe yaptı insanoğlu,  post kuşandı, ateş yaktı. / Erkekle dişi  sürekli birlik kurdular aralarında, gözettiler yavrularını. / İşte ilk o zaman  yumuşamaya başladı insan yüreği… / Komşuluk ilişkisi başladı. Zorbalığa karşı koymak adına…..   

Giysilere gelince: Örgü, dokumadan önceydi: / Demirin bulunması gerekliydi tezgâh yapımında / demir olmasa işler miydi mekik, iğ, çıkrık gibi  yapımı ustalık isteyen gereçler? …. / Bitki ekiminde ve ağaçların aşılanmasında insanoğluna kendi örnek oldu doğa…. / İnsanoğlu, ezgiyle uyum gözetilmiş şarkılara katılmadan çok önce,  kuşların ötüşlerine öykünürdü, /  rüzgarın sazlıklardaki ıslığından  kamışları üflemeye öğrendi köylüler. / Daha sonra yavaş yavaş, parmak dokununca  kavaldan çıkan içli ezgileri ezberlediler…./  Tarihi şarkılarına geçiriyordu ozanlar. / Yazı yeniydi daha. Bu yüzden bilemiyoruz akılla seziyoruz bu dönemden öncesini.  / Kullanılma sonucu doğmuş, etkin ruhun denemeleriyle, / insan adım adım ilerlerken karanlıkta,  her bir gelişme zamanla güç kazanıyor, akılla çıkıyor gün ışığına. / Nice şeyler kurmuş demek insan ruhu ve sanatla ermiş en son doruğa….”

MÖ 1. Binin ortalarında öykülerle evrenin oluşumu, dünyanın oluşumu, tanrıların oluşumu ve hakimiyetleri, insanın oluşumu, kahramanlar soyunun oluşumu,  su kültürü, ölüm ve yeraltı dünyasına dair bir bütünlüğü yaşanan olaylar, son derece başarılı bir mantık ve  hayal kurgusuyla sağladıkları görülmektedir. Doğa ve insan yetisi üzerine hemen her soruya akılcı bir açıklama getirilmekteydi. 

                İlk inançta başta suyun, toprağın, ardından havanın (güneş, rüzgâr) ve çok sonra da ateşin yeri vardı. Kısaca doğanın tükenmez kaynakları, yaşam için arz ettiği öneme göre ulu sayılıyordu. Çünkü bu güçlerin kaynağı ve kontrolü insanın elinde değildi. Doğa ve yaşam için kalıcı olan bu ölümsüz kaynakların her birinin kendi içinde gücü ve bir sınırı olduğunu da kavramışlardı. Örneğin Güneş çok önemliydi, ama geceleyin yerini Ay’a bırakmak zorundaydı. Su çok önemliydi, ama Güneş onu kurutabiliyordu. Toprak çok önemliydi, ama yağmur yağmazsa kuruyor, kavruluyor ve ekin vermez oluyordu. Yani her gücün bir zayıf noktası ve bir sınırı vardı. İşte çok tanrıcılığın kökü, bu önemli doğa güçlerine dayanıyordu. Ama zamanla bunlar arasında en güçlü ana unsuru aramaya başladılar.

İnsanlara göre doğayı, göğü mutlaka bunları kontrol eden bir güç vardı. Bu doğrultuda neredeyse MÖ 3. Binden beri en yüce güç, eril sayılıyor ve en ulaşılmaz yer olan Gökyüzü’ne, Gök Tanrıya veriliyordu.  Tarım kültürü zenginleştikçe baba Gök ve ana Toprak her şeye kadirdi. Doğanın tükenmez kaynaklarını simgeleyen tanrılar soyu, insan soyundan farkı, onların ölümsüz olmalarıydı. Bununla birlikte,  tanrı ve tanrıçaların imgelerini, işlevlerini sosyal düzenlerle öyküleştirmede, onları bir “aile” şeklinde tasvir etmeleri, aralarındaki ortak, birleştirici bağları olduğunu düşünceleriyle açıklanmaktaydı. İşte bu ortamda insanın da onlar gibi ölümsüz, yetkin olma hedefi bu çağlarda başlamıştı. İnsanlar hem savaşıyor hem sonrasında kaynaşıyor, yerleşim alanları genişliyordu. Kaynaşan inançlar ve öykülerle zenginleşmiş, eski kök ve yeni oluşumlar iç içe geçerek, adetlerini, yani ata işlerini unutmadan yaşıyorlardı. Böylece soyun sürmesinde üreten güç sayılan erkek (baba), eril güç olan Gök’le özdeş tutuldu, doğuran ve büyüten kadın (ana), her canlıyı doğuran ve besleyen Yer’le (Toprak Ana’yla) özdeş tutuldu. Çünkü Gökyüzü, yağmur yoluyla Toprak ile birleşiyor, onu döllüyordu. Erkekler üzerinde güç imgelerini, kadınlar da çiçek meyve gibi toprağın ürünlerini üzerinde taşıyordu.

                Özetle bütün bu geçmiş, yaşadığımız coğrafyada (bugün dünyaya yayılan), doğadaki diğer canlıları ve nimetleriyle birlikte güvenli, barış içinde ve mesut yaşamanın yollarını kuşaktan kuşağa taşınarak, çoğu geleneklerimizde var olan kılavuzlardır. Bundan dolayı insanın zalim, yıkıcı, talan edici bir canlı değil, doğada kendini kontrol altında tutması gereken bir yaratık olduğu görülmektedir, doğanın eli ayağı olan,  tüm canlılara yardım edebilen.

İşte bu kökler üzerinde, uzun deneyimler sonucu sosyal yaşam adetleri geliştirilmişti. Toplumda MÖ 3. Binden itibaren evlilik, üreme ve bereketle bağlantılı olarak, yeryüzü ve gökyüzü adına kutsal sayılır ve bir törenle gerçekleştirilirdi. Bu kutsallığın özellikle babanın soyunu sürdürme, onun bütün yetkilerinin ve mal varlığının kendinden doğana geçmesi esası, ayrıca aileyi sistemleştirme, ailenin kutsal sayıldığı, yasal tek eşliliği ön görme ve önemlisi ensest ilişkiyi önleme olarak görülmelidir. Tanrılar huzurunda yeminle kutsanan evlilik töreni sonucu birleşmeden doğan çocuğun, toprağın yasal yurttaşı sayılması; evlilik dışı doğan çoğunun ise hiçbir yasal hakkının bulunmaması, köle sayılması bu anlayışın kanıtı sayılmalıdır.  Böylece daha eski yaşam biçiminin artık işlevsiz sayıldığı görülmektedir. Nitekim kutsal yeminle ve törenle yapılan evlilikte, kadın tarafından yapılan zina, aileyi sarsması, evliliğin ölümle bitmesi anlamına geliyordu (fakat birçok kadının, insanın haksız yere öldürmeleri sonucu, insanlık “medeni hukuku” geliştirmiştir).

Yine bu kökler üzerinde, adeta tohum gibi ölenin temizlenmiş halde toprağa verilmesinin, gömmenin, yeniden doğmaya yönelik olduğu görülmektedir. Az sayıda kişinin gömüldüğü Neolitikten itibaren giderek gelişen toprağa gömme, başlarda anlaşıldığı kadarıyla, ölü kemiklerinin, ana rahmindeki gibi “hoker” şeklinde, yine ana rahmini anımsatan çömlek kaplar içine konulup toprağa gömülmesi, hatta yanına sevdiği eşyaların konulması, yeniden doğmayı simgelemektedir.

                Yine bu kök anlayışlarla, tanrıları temsil eden yöneticilerin asli görevi, halkı ve ülkeyi (toprağı) her türlü tehlikelerden korumaktı. Bu amaçla (Gök tanrıyı temsil eden)  kral ve (Toprak Ana’yı temsil eden) kraliçe tarafından tehlikeleri ve sonucunu önden görme, doğadan gelen işaretleri doğru yorumlama önemli bir nitelik haline gelmiştir.  Bu açıdan “işaret” anlamında, MÖ 3. bine uzanan Antik Mezopotamyalılardan itibaren sağ, sağ taraftan gelen iyi, doğru bir işaretti.  Doğa işaretleri yorumlamada başarılı rahip ve kahin anlayışı başladı.

Aynı kök anlayışlarla, tanrılar huzurunda siyasi, ticari ya da savaş konularıyla ilgili yeminler yapılmaktaydı. Gerek Mezopotamya gerekse Anadolu Hitit ve Yunan-Roma kültürlerinde yeminini bozan tarafa yönelik ağır lanet ifadelerinin bulunduğu görülmektedir. Mezopotamya ve Hititlerde uzlaşılmaz konularda olayın yaşandığı sitenin tapınağında, Güneş Tanrı’sının simgesi önünde tarafların yemin etmesi ve yazılı bir örneğini tapınağa bırakması söz konusuydu. Yemin töreninde işitmeleri, tanıklık etmeleri için tarafların tanrılarının çağrıldığı; anlaşmanın sözlerine uyulmazsa, yeminlerin sahibi olan tanrıların halkı, ülkeyi ve kadınlarını sahip olduğu her şeyle birlikte yok etmesi; çocuklarının olmaması, tanrılarının halklarından nefret etmesi, onlara sefalet ve fakirlik getirmesi, kralların tahtlarının devrilmesi gibi ağır şartların istendiği görülmektedir.

                Eskiçağın neredeyse tüm kültürlerinde  yalan yere yemin etmenin de ağır cezası vardı, hatta Roma’da adaleti yanıltmaktan dolayı mahkemede yalan yere tanıklık edenin cezası ölümdü.

                Tüm canlılar yaşam hakkını doğadan aldığı için eskiçağdan beri adam öldürmek, özellikle ana baba katili olmak, en büyük tanrısal suç sayılmaktaydı. Sadece vatanı, halkı ve adetleri korumak adına savaş sebebiyle adam öldürmenin cezası yoktu. Bu yüzden eskiçağda savaşların neden geçerli bir haklılığa dayanmıyorsa, kötü niyetli ve yıkıcı sayılır, yapanları lanetlenirdi. Bu arada, vatana ihanet (toprağa ihanet) etmenin cezası da mutlak ölümdü. Bu yüzden suç işleyen, o toprağı kirlettiği için toplumdan, kentten kovulurdu.

Klasikçağ  Aydınından Yaşama Dair Bazı Sözleri

-İlk önce kaos var oldu. (Hesiodos, MÖ 7. yy, didaktik ozan, ailesi Anadolu kökenliydi (İzmir-Çandarlı)

-İlk Tales dile getirdi doğanın sürekli ve kendiliğinden hareket eden bir ruh olduğunu. (General Flavius Aetius, 5.yy, son Romalı diye geçen Miletli bir filozof)

-Ruhun gücü, sağduyudur; çünkü bu, ruhun acıdan uzak ışığıdır. (Pythagoras, MÖ 6.yy, Samos adalı Yunan filozofu)

-Pythagoras’a insanların tanrılara benzer neyi yaptıkları sorulduğunda demiş ki: “Gerçeği söylemek.” (İoannis Stobius, MS. 5. yy )

-Gökyüzü ve yeryüzü tüm canlılar için ortaktır. (Evripides, MÖ 5. yy, Atticalı tragedya yazarı)

-Doğa hiçbir şeyi boşuna yapmaz. (Aristoteles, MÖ 4. yy, Atinalı düşünür, Assos’ta bir süre kaldı)

-Yaratılış gereği, Tanrı hiçbir kötülük yapmaz. (Menandros, MÖ 4-3.yy, Attikalı komedi yazarı)

-Ey doğa, her şey senden, her şey sende, her şey sana. (Marcus Aurelios,  161-180, Roma imparatoru,  önemli stoa filozofu)

-Doğa evrende kötü hiçbir şeyden oluşmaz. (Epiktetos,  60-140, Hierapolisli  (Denizli) stoacı düşünür)

-Kendine hakim olmayan kimse, özgür değildir. (Pythagoras)

-Çalışma, zahmet insan için bir hazinedir. (Aisopos, MÖ 6. yy, falb türü yazarı)

-Sorgulanmamış yaşam, insan için yaşanmış değildir. (Platon, MÖ 5. yy, Atinalı düşünür)

-Tecrübesizler için savaş hoş bir şeydir; tecrübeli birinin ise savaş karşısında kalbi daha fazla korkuya kapılır. (Pindaros, MÖ 6. yy, Tebaili  ozan)

-Cehalet ağırdır (ağır bir yüktür). (Pittakos, MÖ 6. yy, Midillili siyasetçi, komutan)

-Her kim, hem doğru düşünmede hem dilin hem de ruhun sadece kendinde olduğunu, başkasında olmadığını düşünüyorsa, bu kişiler ifşa edildiklerinde, boş oldukları görünür. (Sofokles, MÖ 5. yy, Attikalı tragedya yazarı)

-Yemek, içki, uyku, aşk her zaman ölçüyle olmalıdır. (Modern tıbbın kurucusu Kos adalı Hippokrates, MÖ 5. yy)

-Eğitim için üç şeye gerek vardır: yeteneğe, çalışmaya ve alıştırma yapmaya. (Aristoteles, MÖ 384-322 Khalkidike)

-Demokratik bir devletin koşulu özgürlüktür. (Aristoteles, MÖ 4. yy, Atina)

-Özgürlük tüm servetlere bedeldir.(Ksenofon, MÖ 4. yüzyılda yaşamış Atinalı komutan, filozof, tarihçi, savaş sebebiyle Anadolu’nun birçok yerini gördü ve kaydetti)

(Diyarbakır Çayönü M.Ö.9000)

Diyarbakır Çayönü (MÖ. 9.000)

 

Diyarbakır Bismil Hakemi Üse Höyüğü

Urfa Göbekli Tepe (MÖ 13.000)

Mersin Yumuktepe Höyüğü (MÖ 7.000)

Kapadokya Aşıklı Höyük (MÖ 9.000)

Konya Çatalhöyük (MÖ 7.500)

Marmara Bölgesi Fikirtepe (MÖ 6.000)

 

[1] Doç.Dr. Sema SANDALCI, Trakya Ünv. Edebiyat Fakültesi, Balkan Dilleri ve Edebiyatları Bölümü öğretim Üyesi.

 

 

0 Yorum

Henüz Yorum Yapılmamıştır.! İlk Yorum Yapan Siz Olun

Yorum Gönder

Lütfen tüm alanları doldurunuz!

Yazarlarımız