Erken Cumhuriyetin Sinemadaki Yüzü: MUHSİN ERTUĞRUL

1921 yılında Vakaresko adlı kadın yazar Cemiyet-i Akvam’da

Osmanlı hareminin bir kurul tarafından denetlenmesini teklif eder.

Amaç; kadını uygarlık adına eseretten kurtarmaktır.

Oysa bu tarihten çok önceleri birçok oryantalist ya da

egzotik diyarları keşfe yönelen sergüzeştlerin sokakta bulamadıkları kadın

gerçekten haremde, ancak, 1921’de Vakaresko’nun denetlenmesini istediği yerde değil,

Darülbedayi sahnesiyle, -bir yıl sonra- Ertuğrul Muhsin’in,

Halide Edip’in aynı adlı eserinden sinemaya aktardığı Ateşten Gömlek filmindedir.  

 

1922 ile 1938 arası Türk sinema tarihinde Tiyatrocular ya da Muhsin Ertuğrul Dönemi olarak isimlendirilir. Bu 17 yıllık dönemde –birkaç istisna sayılmazsa- tek bir yönetmenin egemenliği söz konusudur.  Oyuncu kadrosu olarak da o tek olan yönetmenin yönetimi altında bulunan Darülbedayi’nin (Şehir Tiyatroları) sanatçıları yer alır. Her yeni icat gibi sinema da alışılmış olan kaideyi bozmaz, kendi eleman/sanatçı/mekânlarını oluşturana kadar, kendisine en yakın bulduğu sanatın kadrolarına gereksinim duyar.

Tiyatro sanatçılarının yeni icat sinemanın bir açıdan emekleme aşamasında ona sahip çıkmaları, bu sanata olan ilgilerinden daha çok, bu sanatın kendi kadrolarını oluşturmamasından kaynaklanan bir boşluktan olur. Bu dönemden önceki Türk tiyatrosunun duayen sanatçılarından Ahmet Fehim (Mürebbiye, Binnaz) ile dönemin bir diğer popüler tiyatro adamlarından biri olan Şadi Fikret Karagözoğlu’nun tiyatronun yanı sıra sinemaya el atarak şanslarını/yeteneklerini bu yeni alanda değerlendirmeleri, sinemanın henüz oluşmamış kendi kadrolarının yokluğundan ötürüdür. Yeni icat sinemanın ilk öncülerinin (yönetmen, oyuncu vs.) tiyatro kökenli olmaları yalnızca bizim sinemamızın başlangıcında yaşanan bir süreç değil, her ülkede yaşanmış kaçınılmaz bir olgudur.   

 Bir kısım sinema tarihçileri; Muhsin Ertuğrul’un  “tek adamlık”tan dolayı sinemadaki tekelinden söz ederek, sinemanın kendi dili ve argümanlarının yerine tiyatronunkileri kullanıldığından dolayı,  sinemamızın olumsuz yönde etkilenip çağdaşlarından geri kaldığını iddia etmişlerdir. Gerçekten de bu iddia; tüm oyuncularının tiyatro kökenli olması, çoğunlukla özgün senaryolar yerine tiyatro oyunlarından esinlenilmesi, kameranın, sanki sahnede oynanan bir oyunu, ona özgü yapay/kumaca bir dekorlar içinde hiç hareket etmeden çekip,  oyuncuların abartılı oyun sergilemeleri gibi haklılık payı içeren kimi doğruları ortaya koysa da, sonuç olarak Ertuğrul dönemi sinemamızdaki bir çok “ilk”lerin gerçekleşip, bir çok türlerin (melodram, kara tür, dönem,  operet ve  müzikal vs)  denendiği bir dönem olmuştur. Bu dönem ayrıca;  ustasız bir ustanın,  deneme yanılma yöntemiyle de olsa bir sinemayı tüm yanlarıyla tek başına üstlenip 17 yıl gibi küçümsenmeyecek bir zaman diliminde tek başına sürdürme cesareti ve sorumluluk duygusuyla da değerlendirilmelidir. 

 

Ertuğrul’un Filmleri

1918’de İstanbul’da “Edebi Tiyatro Heyeti” adlı bir topluluk kurup İbsen’in Hortlaklar adlı oyunu sergileyen Muhsin Ertuğrul, Mondros Mütareke Antlaşması’nın imzalanmasından sonra İstanbul’un işgali üzerine çalışmalarına ara vererek Darülbedayi’ye (İstanbul Şehir Tiyatrosu) katılır. Burada da kısa bir süre çalıştıktan sonra Almanya’ya gider. Almanya’da tanıştığı Nabi Zeki (Ekemen) ile Stambul Film adlı bir şirket kurarak, yönetmen, senarist ve oyunculuğunu yaptığı  “Samson Kendi Kendinin Katili – Samson, Sein Egine Morder” adlı bir film çevirerek sinema alanındaki ilk çalışmasını yapar. Bundan sonra Droop’ların kurduğu Ustad Film , Dr. Droop un Co’ adına  Alexandre Dumas pere’in Lo Tulipe Noire adlı yapıtından  “Kara Lale Bayramı- Des Fest der Scwarzen Tulpe” ve Alman serüven romanları yazarı Karl May’ın iki romanını birleştirerek “Şeytana Tapanlar- Teufelsanbetern” filmlerini çeker. 

Ertuğrul Türkiye’ye döndüğünde tiyatronun yanı sıra sinemayla da ilgisini kesmez ve tiyatrodan arda kalan zamanlarını sinema alanında değerlendirmek ister. Bu işi yapmak için de, Almanya’da olduğu bir film yapım şirketine gereksinim duyup bir arayış içine girer. Önce V. Mehmet’in şehzadelerinden birinin yardımını sağlayarak “Bozkurt” adında bir stüdyo kurmayı dener ama başarılı olamaz, Ardından kendi adına “Kız Kulesinde Bir Facia “ filmini çekmeye girişse de bundan da bir sonuç alamaz. Son olarak Malul Gaziler Cemiyeti adına bir film çekmeye girişse de bu girişimi de diğerleri gibi sonuçsuz kalır.  Ama hiçbir zaman yılmaz. Arayışlarını sürdürerek sonunda Sedenlerle anlaşarak Türk sinemasının ilk özel film yapım şirketi olan “Kemal Film”in kurulmasını sağlar.

Kemal Film’in kurulmasına ilk önce İpekçiler’in Selanik Bonmarşesi’nden sinema aygıtlarının alınmasıyla başlarlar. Ardından, Sirkeci’deki Abdullah Efendi sinemasının tuvaletine birkaç küvet koyarak laboratuvar, aynı mekânın çatı katını ise baskı makinesi yerleştirerek baskı ve montaj odası kurarlar.  Stüdyo için de 1. Dünya Savaşı sırasında orduya giysi temin etmek için kurulmuş Eyüp’teki Defterdar Mensucat Fabrikası’nın dikim pavyonlarından birini kiralarlar.  Stüdyonun tek donanımı ise Müdafaa-ı Milliye Cemiyeti’nin Bican Efendi filmlerinin çekimi için getirttiği altı adet Jüpiter marka lamba olur. 

Ertuğrul’un Kemal Film adına yaptığı ilk film “İstanbul’da Bir Facia-ı Aşk-1922” ya da diğer adıyla “Şişli Güzeli Mediha Hanım’ın Facia-i Katli” olur. Şişli Güzeli diye bilinen Mediha adlı bir hafifmeşrep kadının öldürülmesi dönemin İstanbul’unda büyük yankılar yapar. Bütün gazetelerin günlerce tefrika ettiği bu olay, yeni Kurulan Kemal Film’in de ilgisini çekerek sinemaya aktarılır. Filmin kadrosunda 1917 ‘de Kızılordu’nun karşında yenilgiye uğrayan Beyaz Orduyla birlikte İstanbul’un yolunu tutan Beyaz Ruslar’dan Anna Mariyeviç, ekalliyetten Roza Felekyan, Onnik Binemeciyan, Panayato, Vahram Papazyan, ve Darülbedayi’den Butak, Zobu ve Emin Beliğ’in rol alır. Filmin kameramanlığını da Ertuğrul’un Almanya’dan tanıyıp çalıştığı sonrasında çoğu filminde birlikte çalışacağı Cezmi Ar yapar.  Gerçek bir olaydan esinlenerek yapılan film ticari açıdan büyük bir başarı kazanır ve yeni kurulan ilk özel yapımevi Kemal Film’e sonraki çalışmalar için büyük bir umut verir.   

İlk filmin büyük ticari başarısından cesaret alan Ertuğrul ve Kemal film çok geçmeden ikinci projelerine girişerek bu kez dönemin genç yazarlarından Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Akşam gazetesinde tefrika halinde yayınlanan ama kimi çevrelerin baskısı sonucu yayınını kesmek zorunda kalan “Nur Baba-1922” eserini aynı adla sinemaya aktarmak ister. Filmde tekkesini zengin ve de güzel kadınlar için bir tuzak olarak kullanan, güzel sesli, şehvet düşkünü bir Bektaşi şeyhinin ahlak dışı davranışları anlamak ister. Ve kısa bir süre sonra da çekimlere başlar. Ancak eserin gazetede yayınlanmasına engel olan çevreler, bu kez de filmin yapılmasına karşı gelir ve çekimlere yapıldığı yere baskın yaparak hem sanatçılara hem de filmin teknik aygıtlarına büyük ölçüde zarar verirler.

Filmin sokakta çekilen bir sahnesinde senaryo gereği tüm varlığını ve umudunu yitirmiş bir dilenci rolünü oynayan Papazyan, yaşlı ve zengin bir Türk hanımefendisini olan annesi rolünü canlandıran Azniv Mınakyan’a rastlar.  Her iki sanatçının o sıralarda Ermenice konuşmaları ve kadın oyuncunun çarşaf giyerek Müslüman Türk kadınını oynaması o sırada filmi izleyenlerden bir kısmının dikkatini çeker ve bu durumu “Müslüman Türk kadınının namusuna karşı işlenmiş bir suç”  olarak algılanıp film ekibine karşı saldırıya geçmelerine zemin hazırlar. Ertuğrul bu saldırıyı şöyle yorumlar:

Türklere göz açtırmayan böyle bir dönemde (işgal yıllarında) İstanbul’un şurasında burasında film çevirmek güçtü. Öte yandan kimi bağnazlar bu güçlere dayanarak, mel’unluklarını sürdürüyorlardı. İlk filmin çekilişi sırasında birkaç yerde aşırı saldırılara uğradık. Çarşaflı kadının filme çekilişi en büyük günah sayılıyordu. Ta ki, çarşaflar içinde rol almış kadınların Ermeni sanatçısı Aznif Hanım ya da Rus sanatçısı Andreyevna olduğunu saptayıncaya kadar. Onların bile çarşaf giymeleri göz yumulacak bir günah değildi. O siyah giysi başlı başına kutsal bir simgesiydi. Bu yüzden birkaç kaç kez saldırılara uğradık; birkaç kez taşlandık (Muhsin Ertuğrul, Benden Sonra Tufan Olmasın, Ecçacıbaşı yayınları, İstanbul.)

Filmin önemli rollerinden birini üstlenen Vahram Papazyan’ın anılarında ise saldırıyla ilgili yorumlar Muhsin Ertuğrul’unki kadar sakin değildir;   

"Mollaların bu tahriki üzerine saldırılar başladı, çekim cihazları parçalandı. Azniv ve ben dayak yedik, öteki aktörlerin içinde bulunduğu otobüs taşlandı. Tam o sırada sokağın başında bir Fransız devriyesi göründü, onlardan Fransızca yardım istedim. Kalabalık, askerleri görünce dağıldı. Azniv, kaldırımların üstünde yarı baygın bir halde yatıyordu. Muhsin kanlar içinde, takınmaz bir durumdaydı. Benim de elbiselerim lime lime olmuştu. İlk Türk filminin çekimlerinde rol alan sanatçılar, ancak bir şans eseri kurtulmuştu”

Muhsin Ertuğrul, tüm bu olaylara rağmen çalışmalarına ara vermez, ertesi gün asker ve polislerin koruması altında filmin çekimlerine kaldıkları yerden devam eder.  Ama kalabalığın öfkesi dinmemiş, polis ve asker korumasına rağmen, uzaktan da olsa film ekibine yönelik küfür ve tehditler filmin çekimi süresince devam eder. Film, polisin koruması altında çevrilerek bitirilir. Bu kez de,  İşgal Kuvvetleri yönetimi Bektaşilerin ve aşırı dincilerin tepkisinden çekinerek filmin gösterime girmesini engeller. Film, ancak, İstanbul’un kurtuluşundan sonra “Boğaziçi Esrarı.-1922” adıyla gösterime girer.   

 

 Müslüman Türk Kadını İlk Kez Sinemada.

Ertuğrul’un ilk filmindeki başarı ile ikinci filmindeki istenmeyen olaylardan kaynaklanan ticari başarısızlığı Kemal Film’le olan ortaklığını “devamla”, “tamam” arasında bir noktaya taşır. Onun için üçüncü filmi hem Kemal Film hem de kendisinin bunda sonraki sinema serüveni için ayrı bir önem taşır. Ertuğrul, gerek Almanya’daki çalışmalarından hem de kimi türlerin geniş halk kitlerini, üzerindeki karşılığından edindiği deneyimlerinden önce güncel bir olaya dayanarak melodram türünü (İstanbul’da Bir Facia-ı Aşk), ikinci filminde dinsel bir konuyu (Nur Baba) dener. Üçüncü filminde ise, daha etkili olabilecek bir türe el atar: Kurtuluş Savaşı’nın acılarının henüz dinmeyip, küllerinin hala sıcaklığını koruduğu bir dönemde, hem güncel, hem de milli yanı ağır basan bir filme yönelerek Kurtuluş Savaşanın unutulmaz onbaşısı Halide Edip Adıvar’ın “Ateşten Gömlek” eserini sinemaya aktarmak ister. Hem de bu filminde ilk kez Müslüman Türk kadınlarını oynatarak.     

2

1923 tarihine kadar çekilen bütün filmlerde kadın rollerini; azınlıklardan (Ermeni, Rum, Musevi) , Levantenlerden ya da Beyaz Ruslardan oyuncular oynarlar.  Çünkü bu dönemlerde Müslüman Türk kadının sahnede ve perdede gözükmesi, günah, ayıp onun da ötesinde yasak sayılır.  Bu yasak zaman zaman Afife Jale örneğinde (tiyatro alanında) delinmek istenirse de büyük bir tepkiyle karşılanır. Muhsin Ertuğrul, aynı adlı eserinden sinemaya aktardığı üçüncü filmi “Ateşten Gömlek’de; Kurtuluş Savaşı sırasında bir hastabakıcıya karşı iki erkeğin duyduğu, kendileri için ateşten gömlek olan bir sevgiyi anlatır. Filmin, Kurtuluş Savaşı’nın Türk sinemasında Kurtuluş Savaşı’nı konu alan ilk film oluşu ile Cumhuriyetin ilk yıllarına denk düştüğü için  milli duyguların en üst düzeyde bulunması, ister –istemez bu filmdeki vatansever kadın rollerinin Müslüman Türk kadını tarafından oynanmasını kaçınılmaz yapar.   Ertuğrul, zamanın ruhuna denk düşen bu rastlantılardan yararlanarak Müslüman Türk kadınına sinema oyunculuğunun yolunu açmak ister ve bu konuda harekete geçer.

Tarık Dursun K, Muhsin Ertuğrul'un yaşamını konu alan "Bağışla Onları"yapıtında bu konuya şöyle değinir:

"Gazi, bir gün Halide Edip Hanımı çağırtmış Çankaya'ya. Ona demiş ki; İstiklal Harbi bitmiştir. Her harp başlar biter. Ama önemli olan, biten harbin yaralarını mümkün olduğu kadar çabuk sarmak ve hayatı normal akışına sevk etmektir. Bunun için kitlelerin heyecanını ayakta tutmak mecburidir. Yine bunun için romanlar, hikâyeler, piyesler yazılmalı, filmler çevrilmelidir. Senin o "Ateşten Gömlek" romanın var. İşte onun filmi yapılmalı. Halkımız neler çektiğini hiç unutmamalı, hep bilmeli ki, bugünün kıymetini takdir etmeli. Ateşten Gömlek filminde mutlaka Türk kadınları rol almalı ve oynamalı."

Gazi'nin bu isteği üzerine filmde oynayacak Müslüman Türk kadınlarının arayışına girişilir. Kısa sürede “Ayşe” rolü için birisi bulunur. Bu oyuncu, o yıllarda Darül Bedayi'nin sanatçılarından Muvahhit'in eşi olan ve Erenköy Kız Lisesi'nde Fransızca öğretmenliği yapan Bedia (Muvahhit) Hanımdır (Bedia Hanım bu filmden sonra yine Atatürk'ün önerisiyle İzmir'de sahneye çıkıp tiyatro oyunculuğuna başlamıştır). Ama “Kezban” için bir aday yoktur. Bu rol için kimilerine yapılan teklifler, tiyatroda yaşanan, Afife Jale'nin başına gelenlere benzer sevimsiz olaylardan korkulduğu için geri çevrilir. Bu oyuncuyu bulmak için son bir çare düşünülür ve gazeteye ilan verilir.

Vasfi Rıza Zobu, bu ilanın sonucunda olanları şöyle anlatır: "Ertesi günü tek bir Türk kızı müracaat etti. Kemal Film'in bürosu Sirkeci'de Ali Efendi Sineması üstündeki iki küçük odanın içindeydi. O gün uğradığım zaman Neyyire'yi ilk defa görüyordum. Kolejde talebe imiş. Film için müracaat etti, Muhsin'i (Ertuğrul) bekliyor dediler..."

Bu öğrenci, daha sonra Muhsin Ertuğrul'un eşi olacak Neyyire Eyüp, yani Neyyire Ertuğrul'dur.

Muhsin Ertuğrul ise "Benden Sonra Tufan Olmasın" adlı anı kitabında bu olayı şöyle anlatır:

"Bağımsızlık savaşının bir kesitini veren bu ulusal filmde, kadın rollerini de Türk kadınlarına oynatarak, bunu ileride sahneye yönelebilmeleri için kaçınılmaz bir fırsat biçiminde değerlendirmek istedim. Ateşten Gömlek'teki hemşire rolünü Muvahhit'in eşi Bedia (Muvahhit) Hanım'a önerdim. O günlerin kısıtlı düşünce ortamına sığmayan bir cesaretle bu öneri uygun karşılandı. Romandaki köylü kızı Kezban rolü için gazetelerde duyurular yaptık. Bir tek başvuran oldu. Münire Eyüp adında bir öğretmen okulu mezunu. O aralık dilbilgisi için koleje gidiyormuş. Halide Edip, kadın rollerinin Türk kızlarınca oynanmasına pek sevindi. Başrolü benim oynamamı istedi. İlk kez hem oyuncu, hem de rejisör olarak bir film çeviriyordum."

Müslüman Türk kadınının ilk kez perdede görüldüğü filmin çevrimi o kadar kolay olmaz. Kimi tutucu çevreler Müslüman kadınların bir filmde oynamasını uygun görmeyip buna karşı tavır almaktan kaçınmazlar. Filmin çevrildiği bazı yörelerde fırınlar film ekibine ekmek satmayıp,  bakkallar "yüz gram teneke peynirini katık olarak çok görür”ler,   Hatta filmin çekildiği bir başka yörede köylüler, muhtarlarına baskı yaparak filmcilerin köylerini derhal terk etmelerini isterler. Film tüm bu güçlüklere rağmen bitirilir.

Ertuğrul SSCB’de Film Çekiyor

Muhsin Ertuğrul, sinema ve tiyatro bilgisini geliştirmek için Türkiye’deki tiyatro ve sinema 1925’te SSCB’ne gider. Odesa’daki film stüdyolarını inceledikten sonra Moskova’ya geçer başta Stanislavski, Nemiroviç, Dançenko, Tayrov, Meyerhold ve Ayzenşatyn olmak üzere ünlü Rus sanatçılarıyla tanışır. Sonra tekrar Odesa’ya dönerek Ukrayna Sinema Fabrikası Vufku adına, Doğu dünyasında kadının acı durumunu konu alan “Tamilla- 1925” ve Roma İmparatorluğu’nda özgürlüklerini elde etmek için savaşan kölelerin öyküsünü anlattığı “Spartaküs -1925” ve “Beş Dakika -1926” filmlerini çeker.

 

İpek Film Kuruluyor

Selanik’ten İstanbul’a göç eden İpekçi kardeşler, Birinci Dünya Savaşı sırasında Kapalıçarşı’da bir dükkan açarak ipek alım-satımı ile uğraşırlar. Sonra Eminönü’nde dönemin en büyük ve şık mağazalarından biri olan Selanik Bonmarşesini açarlar. Savaştan sonra Avrupa’dan film getirme kolaylığı oluşunca yabancı film ithaline başlarlar. 1920”de sinema işletmeciliğine soyunarak önce Beyoğlu’nda Elektra (bugünkü Alkazar) , sonra Elhamra ve 1924’te de Opera ve Melek (bugünkü Emek) sinemalarını açarlar. İzmir’de de Milli Kütüphane sinemasını işleterek Türkiye’nin en lüks sinema salonlarını tekellerine alırlar.

Rusya’dan dönen Ertuğrul, 1928 yılından sonra bu kez yeni kurulan İpek Film’le çalışmaya başlayarak “Ankara Postası-1928” filmini çeker.   Ardından yine aynı şirketin yapımları olan “Kaçakçılar 1929”, ilk sesli Türk filmi olan “İstanbul Sokaklarında -1931”, “Bir Millet Uyanıyor –1932”, operet modasına uyarak da “Cici Berber -1933”, “Karım Beni Aldatırsa -1933”, “Naşit Dolandırıcı-1933”, “Söz Bir Allah Bir -1933”,” Aysel Bataklı Damın Kızı -1934”, “Leblebici Horhor Ağa -1934”, “Milyon Avcıları -1934” olmak üzere birçok film yönetir. 

 

Sesli Filme Geçiş

Bu arada sinemada sesli film dönemi başlar. İki yıl sonra da Türk sinemasına gelir. İlk sesli Türk filmi, Muhsin Ertuğrul tarafından 1931 yılında Türk-Yunan-Mısır ortaklığında yapılan “İstanbul Sokaklarında” olur. “ Bu filmden sonra İpek Film sesli filmin alt yapısını kurmak için harekete geçer ve Nişantaşı’nda Birinci Dünya Savaşı sırasında ekmek ihtiyacını karşılamak için kurulan ama sonraları terk edilip fırın olan yeri kısa sürede stüdyo haline getirerek ilk ses stüdyoyu kurar.  W. Morchenn Alman ses mühendisinin bakımı altında Alman Tobis Klang düzenine göre kurulan sesli film stüdyosunun ilk ürünü Muhsin Ertuğrul’un yönettiği “Bir Millet Uyanıyor -1932” olur. 

Muhsin Ertuğrul’un, Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu’nun aynı adlı eserinden sinemaya uyarladığı “Bir Millet Uyanıyor”, Türk sinemasında Kurutuluş Savaşı’nı konu alan filmlerin öncüsü ve aynı zamanda ondan sonra yapılacak aynı konudaki tüm filmlerin adeta bir prototipi olur. Filmde Rahip Rrew, Sait Molla’nın önayak oldukları padişahçıların, vatanseverleri yok etmek için giriştikleri entrikalar, Milli Mücadele’nin kahramanlarından Yahya Kaptan’ın şehit edilmesi ve padişahçıların egemen olduğu İstanbul’a gelen bir vatansever ile bir öğretmen arasındaki duygusal ilişki anlatılır.

Bu filmde Ertuğrul, özellikle Rusya’daki deneyimlerini ve etkilendiği kimi filmlerin sahnelerini aynen kullanmakta bir sakınca görmez. Örneğin; Vatanseverlerin kurşuna dizilmesi sahnesi Potemkin Zırhlısı’nın başlarındaki kurşuna dizilme sahnesinden esinlenerek yapılır.

Görüntü yönetmenliğini Ertuğrul’un değişmez adamı Cezmi Ar’ın yaptığı filmde Darülbedayi sanatçıları rol alır.

 

Nazım Hikmet Ran’ın Sinema Denemeleri

Tiyatrocular Dönemi’nde (ya da Muhsin Ertuğrul Dönemi) Ertuğrul’un tekelini aşarak yönetmenlik yapan ender kişilerden biri de ünlü şair Nazım Hikmet Ran olur.  Ran, o sıralarda İpek Film hesabına, Ertuğrul’un yanında senaryo yazarı ve aynı zamanda yönetmen yardımcı olarak çalışır.  1933’de Muhsin Ertuğrul’la birlikte yönetmenlik yaptığı Cici Berber filminden sonra, “Güneşe Doğru-1937”  filmiyle yönetmenliği dener.  Ama bu film, ilk ve son uzun metrajlı film denemesi olur. Dekorlarını ünlü ressam Abidin Dino’nun yaptığı, Ferdi Tayfur ile Mediha adlı tanınmamış bir genç kızın oynadıkları filmde; mütareke yıllarında belleğini yitiren bir gencin on yedi yıl boyunca kendisini hep o çağlarda yaşıyormuş sandıktan sonra, ameliyat olup iyileştikten sonra Cumhuriyet döneminde olduğunu anlaması ve iki dönem arasındaki farklılıkları kavraması anlatılır. Nazım Hikmet Ran bu filmden sonra, “Düğün Gecesi (Kanlı Nigar)”, “Bursa Senfonisi” ve “İstanbul Senfonisi”  adlı kısa ve belgesel filmleri de çeker.

Burçak Evren

0 Yorum

Henüz Yorum Yapılmamıştır.! İlk Yorum Yapan Siz Olun

Yorum Gönder

Lütfen tüm alanları doldurunuz!

Yazarlarımız