Fikret Kuşkan Ulus Sanat İçin Yazdı: Tuhaf Bir Serüvendir Bu Hayat.
Şimdi dönüp geriye doğru bir bakıyorum; bir şey aradığımdan değil, anımsamalar bazen güzel diye... Ben hayatım boyunca arkama bakmadım. En güzel yıllarım, belki de henüz yaşanmadı. Yirmili yaşlarda yere bakarak yürürdüm. Otuzlarımda ileri doğru bakmaya başladım. Kırklı yaşlarımda, belki olgunluk belirtisidir, gözlerim daha uzaklardaydı. Şimdi ellili yaşlarımın ortalarındayım; gözlerim daima ufukta. Sanırım tüm insanlar böyle şeyler yapar... Belli bir yaştan sonra (şimdide) durup geriye doğru baktığımda, geçmişte yaşanan her ne olursa olsun (zihnimizin bize söyleyebileceği yalanlar da hesaba katılırsa), büyüleyici bir hayatın içinden gelip geçtim. Zaman zaman geçmişimiz harikuladeymiş gibi hissederiz. Bunca deneyimden sonra, beni zihnen yanıltabilecek, aldatabilecek, tuzağa düşürecek akıl oyunlarına izin vermek istemiyorum; beynimin frenlerine basmalıyım... Geçmişin ve geleceğin ortasındaki ben, şimdi durup hayatıma, başıma gelen her şeye, bütün olup bitenlere bakıyorum.
Milattan önce yaşamış, yalnız Latin Edebiyatının değil, büyük insanlığın şairi Romalı Horatius “carpe diem (yaşa doya doya yaşa)” diyor ya hani! /Bilge ol, süz şarabı damla damla / Bu kısa ömürde bel bağlama boş umutlara / Daha biz konuşurken bile / Geçip gitmiş olacak cimri zaman / Yaşa doya doya gününü / Olabildiğince az güven yarınına!” Tamam, Horatius’un şiiri büyüleyici, hatta bir dağın ardından vuran günün ilk ışığı kadar keskin, ancak Ahmet Hamdi Tanpınar’ın sözünü de unutmamak gerek: “İnsanın serüveni bütündür!”
Her konuya, her olaya, dünyada, etrafımda olup biten her şeye ilk gençlik dönemimden beri; karşı tarafa geçip bir de o taraftan baktım. Hâli hazırda öyle yapmaya devam ediyorum... Gelecekte de öyle yapacağım... Dünyada olup bitenlere de, sanatıma da, kendime de, yaşantıma da, işlerime de, filmografime de, içinde beni barındıran serüvenim olan senaryolara da böyle bakacağım. Tanpınar’ın sözünün bana anımsattıklarından yola çıkarak: ‘Beni ben yapan serüvenim bir bütündür’…
Hayatın karşıma çıkardığı koşullarda da, kişisel yaşantım, kişiliğim, aktörlük mesleğimle ilgili de, hayli karmaşık bir hayatın, daha doğrusu tuhaf bir serüvenin içinden geçip geliyorum, ellili yaşların ortalarına. “Böyle bir hayatı tekrar göze alabilir misiniz” derseniz düşünmem gerekir. Hep mutlu, hep huzurlu muydum? Değil! Belki de evet!
Bir “belki” demeliyiz yine de. Çünkü bir yandan da tam aksine, belirsizliklerin ağır bastığı bir serüvendi benim yaşadıklarım... Şimdi bir yandan bunları yazıyorum, bir yandan elimde kazma kürek, kendi geçmişimi kazıyorum. Kazmaya da devam etmeliyim; oradan ilginç şeyler çıkar. Esasında İstanbul sokaklarını kazıyorum. Bu kentte doğup büyüdüm ben. İstanbul oldum... Sonra İstanbul’un kendisi...Haliç, Balat, Sütlüce, Kasımpaşa, İstiklal Caddesi, Tophane, Tünel, Cihangir, Taksim, Hayal Kahvesi, Dersaadet, Mojo, Beyoğlu Sineması, Emek, tüm İstiklal sinemaları ve gişedekiler, tüm rock & roll barlar ve sahipleri, kapıdaki güvenlikten barmenlerine kadar tanır beni, sokak sokak karış karış gözü kapalı bilirim Beyoğlu’nu. Hem gecesini hem gündüzünü. Ben bir Beyoğlu çocuğuyum. Galata köprü altı Kemancı, Dolapdere, Pera, Tarlabaşı, Eminönü; kalabalıklar, Nevizade, Şişhane, Tophane, vapurlar, martılar ve daha başka, İstanbul’un tüm kaldırımları tanır beni. İstiklal Caddesi kalabalığına kim bilir kaç kez dalıp orada kayboldum. Kafamda düşünceler, bin çeşit tasarı, hayaller, planlar... Yaşadığım her olaydan sonra “ben bir başkasıdır (Arthur Rimbaud)” diyorum. Şu hayatın içindeki serüvenimde, sanatımda, canlandırdığım bütün karakterlerden sonra da böyle düşündüm. Kafamda, yüreğimde, içimde canlandırdığım yüzlerce film kahramanıyla, yüzlerce Fikret’le dolaştım dünyayı. Çok kalabalıktım, çok da yalnız...
“İnsanlar, yavaş yavaş inanmamayı, güvenmemeyi, sevmemeyi ve kronik şüpheci olmayı öğrenir” diyor Freud. Sonra şöyle diyor: “Bu gerçekleştiğinde artık ne yazık ki çok geçtir. İnsanların tecrübe/deneyim dediği şey budur. Kalbiyle bağlantısını kesmiş insanlara da tecrübeli denir.” Bunun üzerinde düşündüm. Başka insanlar öyle diye, kendimden vaz mı geçeceğim? Tabii ki değil! Böyle olunca insanları tanıdıklar, arkadaşlar, dostlar, yârenler diye ayırmaya başlıyorsun!
Filmlerim izlenirken, “Fikret ne güzel oynamış şu fotoğrafçıyı, bahçıvanı, belediye başkanını, reklam şirketi sahibini. Gerçek gibi canlandırmış” dendiği an biterim. Seyirci şu düşüncelerle izlemeli filmi: “Dur bakalım Fotoğrafçı şimdi ne yapacak? Bahçıvan nasıl davranacak? Belediye Başkanı buna kızacak mı? Reklam Şirketi Sahibi, reklam filmini çeken yönetmeni azarlayacak mı? Sadık, köye geri dönecek mi?” Kendiniz olmaktan çıkarak o karaktere bürünemiyorsanız, o’nun kendisi olamıyorsanız bu aktörlük değildir. Hayatın tokadını suratına yemiş oyuncuksunuzdur. Televizyon dizilerinin ve yapımcılarının oyuncakları olursunuz.
Şimdi iki yol ortasındayım. Yarım yüzyıl gerilerde kalırken, insan durup bakıyor bir geçmişe bir de dönüp geleceğe. Ben ne yaptım? Ne yapmalıydım? Cevapları göründüğü kadar net değil bu soruların, bu soruları cevaplamak belki mümkün bile değil. Serüven dolu, öğreten, acı veren, umut aşılayan bir hayattı ardımda bıraktığım. Tamam, duyguları olan biriydim ancak ben rasyonel, yani akılcı olmaktan uzaklaşmadım. Dışarıdan görünen ben (Fikret Kuşkan) hakkında her şey değilse de, çok şey söylendi. Daha söylenebilir de, sakıncası yok. Ki, ben de zaman zaman Fikret Kuşkan’a dışardan bakacak kadar cesurum, kendimle kavgalarımda, “ne yapıyorsun sen şimdi, oldu mu bu yaptığın” dediğim zamanlar oldu. “Yahu tamam, işte tamam, böyle yapmalıydın” dediğim zamanlar da! Hayatım boyunca, içinden çıkamadığım kimi sorunları, konuları arkadaşlarıma, hayat deneyimi benden daha ileri olan dostlara, büyüklere, tanışlara açtım; dinledim de (iyi bir dinleyici olmadığım söylense de). Aslında iyi bir dinleyiciyimdir, kimi ve neyi dinlediğim önemlidir. Tüm bu fikir tartışmalarının ardından ilk anda neye karar vermem gerektiğini düşündüysem, sonunda yine gidip ona karar verdiğimi gördüm.
‘‘Küçük insanlar ‘beyinler’ kişileri, ortalama insanlar ‘beyinler’ olayları, büyük insanlar ‘beyinler’ fikirleri tartışırlar’’ diyor Hyman George Rickover. Ben yaşarken de hayatımın, sanatımın her alanında, karakter canlandırmaya hazırlanırken de daima hislerimin, akıl mantık analiz-sentez sonucu ortaya çıkan düşüncelerimin peşinden gittim. Şimdi bir kez daha dönüp geriye bakıyorum da, düşünceler daima önemli olmuş benim için. Bilmenin hazine olduğunu erken yaşlarda kavradım sanıyorum. Bilmenin yerini hiçbir şey tutmaz. Yaşadığım serüven, bunun böyle olduğunu söylüyor. Düşüncenin süzgecinden geçirilmemiş, damıtılmamış bilgi de, insan da bana sakil görünüyor. Gizli Yüz filmindeki fotoğrafçı karakteri de, Babam ve Oğlum ’un Sadık’ı da, İki Başlı Dev’ in Hakan Özkan’ı da elbette belli bir araştırmanın, çalışmanın, yeteneğin, becerinin eseri, ancak onlar en fazla da düşüncelerimin eseridir. Çalışmak önemli. “Mânâlı bir hayat için kendinize uzak, büyük bir gaye koyun...” diyordu ya, Halil İnalcık. Ardından da diyordu ya: “Sonra da onu gerçekleştirmek için çok çalışın!” Ben de çalıştım, çok çalıştım hem. “Para, yetecek kadar olsun. Kendinizi servet yığma hırsına kaptırmayın, ama bir eviniz olsun” diyordu. Ne çok şey öğretti bana bu bilgelerden gelen hayat, dersler…
İtiraf etmeliyim, kırgın bir kalple başladım hayata. Bu kırgınlık peşimi bırakmamış olabilir şu hayata asılırken. Ben daha ergen bile olamadan, çocuk denilecek yaştayken babam yatağa çakılmıştı. Ben hem öğrenci hem çocuk işçi olarak hayatın tam ortasına düşmüştüm. Bir gün uyandığımda babam yoktu artık bu hayatta, yatalak bile olsa yanımda değildi. Kimi zaman ona kızardım. Sanki felç olmamak, ölmemek onun elindeymiş, iradesindeymiş de sorumsuzca beni bırakıp gitmiş gibi. Şimdi bu konunun ayrıntılarına girmek bizi bu yazının çıkmaz sokaklarına sürükler götürür; şu kadarını söylemeliyim: Bugün çocuklarına bu kadar bağlı ve düşkün bir baba olmamda, şüphesiz babamın erken ölümünün etkileri var. İnsan en fazla belirsizlik karşısında tedirgin oluyor. Hadi daha da açık söyleyelim: İnsanın zihnini kemiren gelecek korkusu. Aileniz, çocuklarınız, mesleğiniz, ülkeniz, hatta kendi kendiniz için bir gelecek endişesi duymuyorsanız, ancak çeyrek insan olabilmişsinizdir. Çeyrek insanı da bahçene göm! Hayat, içinde yaşadığımız dünya, belirsizliklerle doludur, hele ki bu coğrafyada. Şimdi, ellili yaşların ortasına gelip dikilmiş geleceğe bakarken, bu belirsizliklerin kafamı daha fazla meşgul ettiğini söylemeliyim. Hem de; bugün eşimle, üç çocuğumla oyunculuk mesleğimle huzur duyacak bir hayata sahipken! Yine, Halil Hoca’dan (İnalcık) alıntı yapacağım: “Ben öyle çok çocuklu bir hayat kuramadım, bir kızım oldu, ancak çocuk sahibi olmak ilim yapmaya engel değildir” diyor. Benim iki oğlumla bir kızım var. Onların varlığı, ailem, eşim, beni daha güçlü ve daha kararlı biri haline getirdi. Kariyerimde ilerlememi engellemedi. Daha çok yukarılara taşıdı, hala tırmanmaya devam ediyorum, yoksa düşerim.
Sanırım bu durum bende çocukluğumda başladı “şimdi ne olacak” düşüncesi. Marangozluk yaptım. Pazarcılık yaptım. Tezgâhtarlık yaptım. Hayatın ne kadar ciddi olduğunu, hayatın tam ortasına düşmüş bir çocuk olarak anladım. Her işi ciddiye aldım. Marangoz yanında çalışırken bile, kendime hedef koymuştum: Bir ustabaşı olmalıydım. Bugün de elleri ve akıllarıyla iş yapan insanlar benim için özeldir. Muslukçu, tamirci, sıvacı, duvar ustası, saat tamircisi... Onlar gibi, hep disiplinle çalıştım. Önümde dikilmiş dağa tırmanmak zorundaydım. Özellikle aktörlükte o dağa tırmanmayı bırakırsan düşersin. Düşmemek için tırmanmaya devam... “Ben oldum artık” dediğiniz anda, sonunuz gelmiştir. Bu hayatın her alanında kulağa takılması gereken bir küpedir.
Şimdi ellili yaşlarımın ortasında, şurada durmuş geleceğe, en uzağa, ufka bakıyorum. Hayatın her evresinde yaşadıklarım bir yandan beni pişirdi bir yandan da bana büyük düşünmeyi öğretti. İnsan sadece hayat deneyimlerinden, öğrendiği şeylerden emin olur. Tamam, kitaplardan, başkalarından, ustalardan ve yaşlılardan pek çok şey öğrenebiliriz, ne ki onlara kuşkuyla da bakabiliriz, ama bir insan yaşayarak öğrendiklerinden kuşkuya düşmez. Yaşadıklarından kuşkuya düşen kendi hayatına ihanet eder. Hayat sana onları yaşama ayrıcalığı, fırsatı tanımış, “git” denmiş, “yaşa!” Onları yaşama ayrıcalığı tanınmış! Kimileri baştan sona dümdüz bir hayat yaşıyor. Düşünsenize; onların bir serüveni bile yok! Ne korkunç! Ben başta akla hayale gelmeyecek şeyler yaşadım, bunun tadını çıkardım, acılarını da duydum. An’ın keyfini de sürdüm, bazen haklı çıktım, bazen de yanıldım, sonuçta tüm bunlar beni olgunlaştırdı.
Ben yaşadıkça, öğrendikçe, olgunlaştıkça değiştim, derinleştim. Bir buz dağı olmak isterim. Şu dünya dediğimiz gezegende yüzyıllardır değişmeyen tek gerçek de bilginin bilene zarar verip, onu öldürdüğü yok ettiğidir. Bu bir tez gibi, ancak diyalektiğin yasaları gereği bunun bir de antitezi olmalı! Bu antitezi, daima büyük saygıyla andığım, bir bilge Ünsal Oskay ileri sürdü: “Bilgili kafanın kaygıyla, acıyla ya da üzüntüyle yaşadığı mutluluk, bilgisiz ve boş bir kafanın dertsiz tasasız yaşadığı mutluluktan çok daha keyiflidir.” İnsan her yerde yeni bir şey öğrenebilir. Öğrendikçe daha iyi görmeye başlar. Örneğin ben yürümeyi bile yirmi yaşından sonra, askerlik yapınca öğrendim. Askerden yeni gelmiştim. Taksiyle bir yerlere gidiyordum. İstanbul’un en lüks semtlerinden birinden geçiyorduk. Taksinin camından başımı uzatıp sokakta haldır haldır yürüyenlere, “hiçbiriniz yürümeyi bilmiyorsunuz, ayaklarınızı yere sürtüyorsunuz!” diye bağırdım. “Bizim toplum, kadınlı erkekli yürümeyi bilmiyor.”
Şoför “nasıl yürüsünler, yürüyorlar işte” dedi. Ona, “bütün kadın ve erkekler mutlaka askere gitmeli! Yürümeyi öğrenmeli” dedim. Şoföre yürüme dersi vermeye başladım: “Ayaklarımızı yere sürterek yürüyoruz. Diz kapaklarını, her adımda kırk beş derecelik açıyla bükerek yürürsek, yere sağlam basarız.”
Ben çocukken de meraklıydım öğrenmeye. Marangozhanede ustabaşı olmayı tasarlayan, kolonya fabrikasında merakından alkol kazanının içine düşen, Kadıköy Salı pazarında tezgahındaki tüm sutyenleri satabilen o çığırtkan çocuktan geriye, işte öğrenme ve başarma tutkusuna kapılmış o körpeliğin tortusu kalmıştır. Bugün bu tortular, beni işine ve hayata karşı ciddi bir insan yaptı. Disiplin verdi, aşıladı. Ben o çocuğu Mehmet’imi daima minnet duygusuyla anımsarım. Beni o adam etti. Fikret Kuşkan’ı yarattı. Her şeyden önce bir ailem var. Çocuklarımın geleceği benim için her şeyden önemli. İstiklal Caddesi’nin parklarında kaldırımlarında uyuyan, dokuz kapının mandalı o delikanlıdan, sorumluk sahibi bir baba, işinde disiplinli başarılı bir aktör çıkarttım. Şimdi bunun keyfini sürmekteyim.
İnsanlığın ortak döngüsündeki ya da bilincindeki, belki bilinçaltındaki o ortak gelecek endişesiyle beraber bugün dünyanın geleceğine umut dolu gözlerle bakmıyorum. El birliği ile içine ettiğimiz gezegenimiz yüz yıldır avaz avaz bağırıyor. İnsan denen tabiatın yarattığı şu kanser hücresi buna dönüp bakmadığı gibi, tınmıyor da. Nasıl bir dünya bırakacağız çocuklara bilinmezliği ile ürkütüyor da. Çünkü dünya dev bir obruğa dönüşüp tüm insanlığı ve tabiatı yutmak yolunda. Bu da mı sizi korkutmaya yetmiyor.
Kadınlar farklı erkekler farklı mı bakıyor dünyaya, hayata, yaşama? İnsan paydasında eşitleme dışında bir gözle bakmadığım o iki cinsiyetin, kadın ya da erkek olmaya dayanan kimi farklılıkları elbette vardır. Erkek doğadaki ilksel atalarından bu yana eve, mağarasına et, yenilebilir bitki kökü, yabani meyve getirir. Bizim gibi toplumlarda erkeğin görevi ya da rolü, sorumluğu bugün de öyledir; çalışmayan, üretmeyen, ailesinin geleceğini düşünmeyen, bütün bunların kaygısını duymayan erkek olabilir mi? Erkek, bu tür kaygıları, ellilerde daha ağır hissetmeye başlıyor. Bu en azından bende böyle tezahür etti. Yarım asır geçmiş, geride kaç yılınız var? Geride bırakacağınız ailenizi neler bekliyor? Bunların yanında bir de kendi benliğiniz, bireyliğiniz, vücut dayanıklılığınız var. Bir aktör olarak en verimli yaşlarımdayım. Bu nedenle, tabii ki hayattan büyük beklentilerim var. Yolculuk sürüyor. Bazen dingin kafayla, “dur bakalım daha neler olacak” diyorum. Ufka bakıp hayalini kurduğum şeyler çok büyük.
Biçim ve üslupta olaylara, dünyaya bakışımda çok ciddi değişimler görüyor, yaşıyor, hissediyorum. Vücudumun değişiminden kan akışıma kadar. Sanıyorum olgunlaşma yaşlarındayım. Çocuklar büyüyor. Onların okulları var. Kendi hayatlarını kuracaklar. Klasik bir söz olacak, ama her anne baba gibi, biz de ülkenin ve dünyanın şu değişen koşullarında onların geleceğine kaygıyla bakıyoruz.
Kendi oyunculuk kariyerimle ilgili daima gerçekçi düşünceler taşıdım. Yetenek, disiplinli çalışma, özverinin yanında başka sınırlarla da kuşatılmışsınızdır. Kimi filmlerim aracılığıyla dünyaya açıldığım zamanlar da oldu. İtalya’dan önemli bir ödül geldi. Daha başka, dünya çapında ödüllerin sınırından döndüm. Çoğunlukla sizin oynamanız yetmiyor, ‘doğru filmin içinde doğru oyunculuk’’, oynadığınız filmin de başarılı, emek sarf edilmiş, sinema sanatını barındıran bir eser olması gerekiyor. Ödüller verildi, yorumlar yapıldı, takdirler de edildi; tamam, bunların hepsi bir yere kadar! Ben bir Macar, bir Alman, bir Fransız, hatta bir İranlı olsaydım, bırakalım tüm bu ülkeleri dedelerimin topraklarında, Yugoslavya, Arnavutluk veya Bulgaristan’da dünyaya gelmiş, yaşamış, büyümüş olsaydım; bugün mesleğim olan aktörlük sanatında dünyada aranan bir Fikret Kuşkan olur, dünya çapındaki projelerin altına imzamı çakardım. Ancak hali hazırda vazgeçmiş de değilim. Hedefim olan şeyle bir gün yüzleşebilirim de. Bu da benim en büyük sınavım olur. Daha yapılacak çok işimiz var. Çok ama çok çalışmalıyız. Bizi çalışmak kurtarır. Son nefesimi verirken de ölmeyi öğreneceğim. O hep en iyi, en samimi, en sahici ölme rolünü gerçekten yaşayıp, ‘‘h..str yahu aslı tam da buymuş!’’ diyeceğim. Göçüp gitmiş ustalar ‘‘gel ulan Fikret! Öyle güzel öldün ki bir de bizim için öl seyredelim!’’ deyip ayakta alkışlayacaklar. Bana emeği geçmiş beni bu günlere taşıyan tüm ustalarımın ruhu şad olsun. Onlar da ellilerinde dem almaya başlayıp, büyük usta ve bilge olarak göçtüler şu dünyadan. Tümüne minnet, saygı ve sevgilerimle…
M. Fikret Kuşkan


Benzer Haberler
Fikret Kuşkan Ulus Sanat İçin Yazdı: Tuhaf Bir Serüvendir Bu Hayat.
Erken Cumhuriyetin Sinemadaki Yüzü: MUHSİN ERTUĞRUL
Bugünlerimi Atatürk’e ve Cumhuriyet’e borçlu olduğumu düşünüyorum.
Tiyatro ve Cumhuriyet aynı kaynaktan doğan ve geleceğe doğru içiçe akan coşkun bir nehirdir.
Benim Adım Cumhuriyet
Cumhuriyet’in Sesi Münir Nurettin Selçuk
Cumhuriyet Fazilettir.