Mihriban Tayfur Yazdı: Ulus ve Sanatın Yaratma Cesareti

Ah ne müthiş bir karakter! Cesaretle yürüdü kralın üzerine ve adaletle sapladı kılıcını! Aldı intikamını tüm ezilenlerin! Olacaksa böyle olmalı insanın oğlu, kızı, eşi, dostu ve tüm masalların sonu!

Herkes bu duyguyla çıktı tiyatro salonundan. Biri yolda giderken adamın tekinin kediyi tekmelediğini gördü, aldırış etmedi. Öbürü bir kadının saçından tutulup yerlerde sürüklenmesini izledi, oralı olmadı. Diğerininse işe yetişmesi gerekiyordu. Banka kuyruğunda herkesin önüne geçti. Akşam hepsi haberleri izledi. Vergi oranları artmışmış, enflasyon yükselmişmiş, hiçbiri ses etmedi!

Soralım kendimize; bir kitap niçin okunur, bir oyun neden izlenir, bir resme hangi sebeple hayran olunur? En iyi eserler hangileridir? Neye sanat denir, sanat niçin vardır? 

Oyalanmak, tüketmek, eğlenmek, iyi hissetmek, unutmak, rahatlamak, avunmak, büyüklenmek, önemli hissetmek, kaçmak, kalabalığa karışmak, ünlenmek, para kazanmak, unvanlara boğulmak, güç elde etmek için mi? 

Öyleyse Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Kemal Tahir, Ayla Kutlu, Stendhal, Tolstoy, Shakespeare, İbrahim Balaban, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Abidin Dino, Tülin Onat, Goya, Vincent van Gogh, Modigliani, Ferhunde Erkin, Adnan Saygun, Muzaffer Sun, Mozart, Chopin ve diğer birçok sanatçı ve yazar lunaparktaki bir oyuncaktan farksız bizim için! 

Dün krallar, saraylar, ruhbanlar, aristokratlar, derebeyler vardı; tüm devrimlere ve insanlığın onca mücadelesine rağmen bugün hepsi yine var, ama onlara şimdi bir de şirketler, holdingler eklendi. Artık kan ve sömürü üzerine egemenlik inşa eden kim varsa hepsi bir ağızdan demokrasi, insan hakları, sosyal sorumluluk nutukları atıyor. 

Siyanürle altın madeni çıkarıp vahşice çevreyi katleden şirketler çevreyle ilgili sosyal sorumluluk projeleri (!) yaparak konser verdiriyor, herkes koşa koşa gidiyor! Cumhuriyeti yıkanlar, milli bayramlarda çok duygusal videolar hazırlayıp yayınlatıyor, kimse ne oluyor diye sormuyor! Hukuk Fakültesi dekanları mülakatta kendi adamlarına torpil yapıyor, yer yerinden oynamıyor! 

Bir yanda gangsterlerle bir olmuş fenomen denen ne idiği belirsiz güruh milyonları götürüyor, ülkeyi soyup soğana çeviriyor, diğer yanda köylü, çiftçi domateslerini yollara döküyor, bir Allah’ın kulu itiraz etmiyor! Siyaset, mafya, şirket, cemaat hepsi bir olmuş kene gibi ülkenin boğazına yapışmış, cümle âlem camların, betonların, vıcık vıcık açık büfelerin içinde tatil yapıyor, güneşleniyor! Onca hengâmenin içinde kendini sanatçı, yazar sayanlar da holdinglerin harem ağası olmuş, suspus merdivenlerini tırmanıyor! Ne muazzam bir senfoni! Nasıl da adil bir yaşam!

Elbette tüm bunların gölgesinde ve buralara bağlı yazar, aydın, sanatkâr, bilim insanı yetişmez, yetişemez! Buralardan eser çıkmaz! Sahte ışıklarla kör olup güneşi unutanlardan bırakalım sanatkâr, insan olmaz! Onun için leblebinin ağaçta yetiştiğini savunabilen ve rüküş rezidanslarında sonsuza dek yaşayacaklarını düşünen sosyal medya fenomenlerinin yüceltildiği boğucu, anlamsız bir tekrarın, etimizden et koparan bir kısırdöngünün içinde parçalanarak her geçen gün geriye ve kötüye gidiyoruz. Bu sebeple bizi oyalayan, eğlendiren, kullan at şeyleri sanat zannediyor, topraktan ve toplumdan uzak, sömürenlerin dalkavuğu olmuş soytarıları da sanatkâr ve yazar sanıyoruz. Bunlar yüzünden şımarıklığıyla adam öldüren oğlunu, yine aynı şımarıklıkla yurt dışına kaçıran kadına haberlerde “yazar” denmesine itiraz etmiyoruz. Eser üretemiyoruz, çöküyoruz, yıkılıyoruz, batıyoruz, altında kalıyoruz…

Neredesin sen “Dört kitabın ma’nisin okudum hasıl ettim, aşka gelincek gördüm, bir uzun heceyimiş” diye haykıran Yunus Emre? Nereye gittin “Önce Alaman oldu sonra Amerikan, ona göre her devirde, her zaman satılacak bir gazeteydi vatan!” diye güzel ve güneşli günlerin özlemiyle tutuşan Nazım Hikmet? 

“Bütün çocuklar anlar da okul kitaplarına girmez benim şiirim!” diyen Cemal Süreya’nın şiirleri gibi, “Yoksulluğun derinliği vardır. Dışardan bakan göz onun enini boyunu görür yalnızca. Asıl olan onun derinliğidir. Bir mecidiye büyüklüğünde kalmış sabun parçasını bile hane halkına kullandırmayıp, gelebilir olduğu düşünülen konuğa saklamak yoksulluk demektir.” diyen satırları nerede, hangi ders kitabında Ayla Kutlu’nun! 

Şimdiki sirk maymunu yaltakçıların hangisi sizlerin mertebesine erişebilir? Kandan ve sömürüden beslenen egemenlerin arkasına sığınıp da kim sizlere insan hakları, demokrasi, sanat, edebiyat, yazarlık dersi verebilir? Kendi vatanımızda esir, köle ettiler bizi Nazım! Ey Yunus bir teselli ver, güç ver, cesaret ver! “Alimler ulemalar medresede bulduysa, ben harâbât içinde buldum ise ne oldu” diyebilelim! 

Charles Dickens’ın İki Şehrin Hikayesi’ne :“Gelmiş geçmiş en iyi günlerdi, gelmiş geçmiş en kötü günlerdi; hem bilgelik çağıydı hem ahmaklık; hem inancın devriydi hem şüpheciliğin; hem aydınlık hem karanlık bir mevsimdi; umudun baharı, umutsuzluğun kışıydı; hem her şeyimiz vardı hem hiçbir şeyimiz yoktu; hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da tam tersi istikamete-özetle; şu an içinde bulunduğumuz döneme öyle benzer bir dönemdi ki dönemin, sesi en çok çıkan otoriteleri bu günler hakkında- olumlu anlamda da olumsuz anlamda da- ancak ve ancak “en” sözcüğü kullanılarak konuşulabileceğini iddia ediyorlardı.” sözleriyle başladığı gibi bu çağı okuyan ve Mustafa Kemal Atatürk’ün  ifadesiyle “uzun çalışma ve çabalardan sonra alnında ışığı ilk hisseden” aydınlarımız, yazarlarımız, sanatçılarımız olsun! 

Dickens’ın değerlendirmesiyle bugüne baktığımızda; en iyi günler, bilgelik çağı, aydınlık mevsim, umudun baharı diyebileceğimiz şeyler var mı önümüzde bilmiyoruz, ama tüm bunlar belki Dickens’tan yüzyılı aşkın zaman geçtikten sonra Rollo May’in “Yaratma Cesareti” isimli eserinde cesaretle ilgili söyledikleriyle anlam kazanır. 

Bu eserde Rollo May cesaretle ilgili: “Bu cesaret, umutsuzluğun karşıtı olmayacaktır. Tıpkı bu ülkede yaşayan her duyarlı kişinin son 20-30 yıldır karşılaştığı gibi, umutsuzlukla sık sık yüz yüze geleceğiz. Bu yüzden Kierkegaard, Nietzsche, Camus ve Sartre cesaretin, umutsuzluğun yokluğu olmadığını ortaya attılar; cesaret, daha çok, umutsuzluğa rağmen ilerleyebilme yetisidir… Cesaret sevgi ve sadakat gibi diğer kişi değerleri arasında yer alan bir erdem ya da değer değildir. Cesaret tüm diğer erdemlerin ve kişi değerlerinin altında yatan ve onlara gerçeklik kazandıran temeldir. Cesaret olmaksızın sevgimiz salt bağımlılık olarak solar. Cesaret olmaksızın sadakatimiz uyumculuk halini alır. Courage (cesaret) sözcüğü, “kalp” anlamına gelen Fransızca sözcük coeur ile aynı kökten gelir. Kalbin kollara, bacaklara ve beyne pompaladığı kan ile diğer tüm organlara kazandırdığı işlev gibi, cesaret de tüm psikolojik erdemleri olanaklı kılar. Cesaretin yokluğunda diğer değerlerden, çürüyen erdem müsveddeleri olarak söz edilebilir.” diyerek bu satırlardan habersiz Dickens’in ruhuna el sallıyor. 

Ulusumuzun ve sanatımızın da bu cesareti ve özellikle yaratma cesaretini; Kuvayi Milliye’den, Kurtuluş Savaşı’ndan, Cumhuriyet Devrimi’nden, Zafertepe’den ve bir yandan yedi düvele, onun işbirlikçisi saraya ve cehaletin emrindeki yobaza karşı  Millet Meclisi kurarak bağımsızlık savaşı verirken diğer yandan Rousseau okuyan, Maarif Kongresi’ni toplayan, Namık Kemal’in; “Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini, yok mu kurtaracak bahtı kara maderini.” feryadına karşılık yıllar sonra 1. İnönü Savaşı ile ilgili Meclis’te konuşurken “Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini, bulunur kurtaracak bahtı kara maderini” diye yanıt veren, savaştan hemen sonra Nutuk’u yazan ve diğer her şeyi bir kenara bırakıp  ömrünü eğitim, kültür, sanat, tarım, kalkınma politikalarına adayan, bir yaralı kargayla dahi ilgilenip  bozkırı ormana çeviren, tek bir ağacın kesilmesine razı olmayan, köleleştirilip eve hapsedilmiş kadını göklerde uçurarak evladı sayan Mustafa Kemal Atatürk’ten almaktan başka çaresi yoktur. 

Ulus Sanat da Yunus’tan Nazım’a huzursuz eden, düşündüren, değiştiren, dönüştüren, rahatsız eden, kışkırtan, yerinden eden, şaşırtan, sorgulatan, hep daha iyiyi, güzeli arayan, tüm bunların yanında bağımsızlık ve vatan sevdasından bir an olsun vazgeçmeyen bu cesur geleneğin ve “Şu Çılgın Türkler”in umutsuzluğa rağmen ilerleyebilme yetisinin devam etmesi için var. 

Böylelikle tüm okurlara Halikarnas Balıkçısı’nın ağından payımıza düşen bir “merhaba” ile selam vermiş olalım ve Cemal Süreya’nın “Kahvede subay yok, bu nasıl iştir” dediği gibi biz de cesaretle “Uçsuz bucaksız bu muhteşem topraklarda, bağımızda, bahçemizde, tarlamızda, ormanımızda sanatkâr yok, yazar yok, bu nasıl iştir” diye sormakla başlayalım rahatsız etmeye. 

 

0 Yorum

Henüz Yorum Yapılmamıştır.! İlk Yorum Yapan Siz Olun

Yorum Gönder

Lütfen tüm alanları doldurunuz!

Yazarlarımız