Siz Hangi Taraftasınız?

Belki tiyatronun doğduğu coğrafya olmasa da tiyatro sanatının yeni bir anlayışla diğer coğrafyalara yön verdiği bir ada devleti İngiltere. İngiliz tiyatrosundan söz açıldığında ise akla gelebilecek ilk isimler Marlowe (1564-1593) ve Shakespeare (1564-1616) olacaktır. 

Bir tiyatrodan söz edebilmek için o tiyatronun dilinden ve yazarından söz etmek kaçınılmazdır. Bir ülkenin yazarı olmak o ülkenin dili ile evrensel değerler üretmek demektir.  

İngiliz bilginlerine göre bilginin canlanması klasik dönemin değerlerinin canlanmasıydı. Bu klasik oyunların canlanması anlamına da geliyordu. İngiltere bu noktada bir fazla değer üreterek klasik oyunları taklit etmenin ötesine geçti. Diğer coğrafyaları etkileyecek bir tiyatro geleneğinin de yaratıcısı oldu. Bu başarının ardında “Shakespeare” adı ve kazandırdığı eşsiz eserler öncelikli olarak yer alır. 

Bugün, mirası ile beslendiğimiz tiyatronun varlık mücadelesi verdiği o yıllara baktığımızda; yaşananların bizlere ve coğrafyamıza yabancı olmadığı gerçeği ile karşılaşırız. Bu benzerliğin yorumunu okura bırakarak o günlerin İngiltere’sine biraz daha yakından bakalım. 

Kent yöneticileri,  ileri gelen soylular ve yaşları ilerlemiş taassuplu (püriten ) bir kesim çeşitli yönlerden tiyatroyu zararlı buluyordu. Tiyatro, seyirci topluluğu demekti. Bu da hırsızlar için iyi bir ortamdı. Şehrin yankesicilerinin hiç mi suçu yoktu bilinmez, ama bunu düşünecek pek kimsenin olmadığı ortadaydı. 

Kalabalıklar tartışma ve kavga için potansiyel ortamlardı. Protestanlar ile Katolikler arasında yaşanan gerginlik bir büyük kavgayı başlatabilirdi. 

En kötüsü de salgın hastalıklardı. Topluluklar risk taşıyordu. Katı ahlâkçılar ise zaten tiyatroya karşıydı.

Kraliçe ve saray, sokakların sesini dinleseydi; Bugün yukarıda bahsettiğimiz İngiliz Tiyatrosu’ndan yine aynı şekilde bahsedebilir miydik, bilinemez? 

Bir mutlak yetkenin İngiliz Tiyatrosu’nun kaderini olumlu etkileyebilmiş olmasının çelişik görünebilecek gerçeği yanında, o gerçeğin; İngiliz tarihini etkileyecek bir karşı çıkışla Anglikan Kilisesi’ni kurarak Katolik inancının karşısına dikildiğini de unutmamakta yarar olabilir.

Saray, tiyatroyu seviyor ve koruması altında tutuyordu. Besledikleri oyuncuları ve kumpanyaları vardı. 1574’de Kraliçe Elizabeth (1533-1603) bir kumpanyaya Londra’da oynama ayrıcalığı iznini vermişti. Gerçi tiyatrolar, yoğun baskı karşısında belediyelerin denetim alanlarının dışına kaçarak ancak nefes alabiliyorlardı.  

Kraliçe, bir tiyatro kumpanyası kurduracak kadar da ileri gitti. 

Sarayın tiyatro sevgisine rağmen ahlâkçı direnç salgın hastalıkları bahane ederek tiyatro kapatmaları yoğunlaştırınca 1581 de saray; tiyatroları “Master of the Revels”  adında bir memura bağladı. 

Bu iyi niyetli yaklaşım istenmeyen bir sonuç doğurarak İngiltere tiyatrosu için sansürün de başlangıcı oldu. LordChamberlain’nın emrindeki bu memur oyunları izliyor ve oyuncuların mesleki seçimlerine oynanır ya da oynanmaz raporu verebiliyordu. 

1598’de “Privy Council” danışma meclisi oluşturuldu. Bu kurul tiyatroları ikiye indirgedi “Admiral’s” ve “Chamberlain’s” tiyatroları. Bir anlamda sansür devam ediyor,  keskinleşiyor ve tiyatroda tekelcilik başlıyordu.

Bu kabullenilebilecek bir durum değildi. Özel tiyatrolar çalışmaya kaçak da olsa devam etti. Yasaktan dört yıl sonra “Worcester’s Men” adlı topluluk saraydan izin alarak oynamayı başardı. 

Kraliçe Elizabeth’in çocuksuz ölümü ile Stuart’lara geçen kraliyet soy ağacı beraberinde İngiliz beğenisinin tadına tam varamamış bir anlayışı da gündeme taşıdı.

Kral I.  James (1566-1625) tekelcilikte daha da ileri giderek kendi ve ailesinin koruması dışındaki tüm tiyatroları kapattı. 

Kral I. Charles (1600-1649)’dan sonra Kral II. Charles(1630-1685)’la İngiliz tiyatrosunda Fransız etkisi iyice kendini gösterdi. İngilizler kendi tiyatrolarından ve yazarlarından uzak düştüler.

Yine de bu dönem için şöyle bir yorum da mümkündür; İngilizler kendi tiyatrolarının iyi yanlarını bırakıp kötü yanlarını geliştirmek konusunda Fransız tiyatrosundan yararlandılar.  

Bu yeni dönem 1662’de kadın oyuncunun sahneye çıkması, Tenis kortlarının tiyatrolara açılması, her gece farklı oyunun oynandığı repertuar sisteminin terk edilerek oyunların devamlı oynanması, klasik tragedyaların yazılması gibi sonuçlar doğurdu… Gelinen nokta da ne “Marlowe” ne de “Shakespeare” hayattaydı. 

Ya eserleri?

Onlar da biraz tozlu raflara terk edilmişlerdi.

Bugün; bütün bu yaşananlar ve onları yaşatanlar unutulsa da sanatçılar ve sanat eserleri saçtıkları ışıkla sahneleri, sokakları, tiyatro severleri aydınlatmaya devam ediyor… 

Peki ya tiyatro sevmeyenler? Onlar dün olduğu gibi bugün de her yerdeler… Dün olduğu gibi bugün de unutulmaya hükümlüler…

Tiyatroları kapatmaya yelteniyorlar. Kültür merkezlerini uykuya yatırıyorlar. Uykuyu ve uyutmayı bazen de tükürmeyi tercih ediyorlar. Sanatı ve sanatçıyı hor görmeyi yeğliyorlar. Sahne dilini ve sahnede konuşulan dili değiştirmekten söz ediyorlar. Tiyatro salonlarına büfe ve lokanta gözü ile bakarak ticari kazanç arıyorlar. Repertuarlara örtülü sansür ya da servise koydukları oyunlarla yönlendirmede bulunuyorlar. Kontrollerindeki bir tiyatronun dışında yapılabilecekleri hazmetmek konusunda güçlük yaşıyorlar. Yasa yapmaya, tüzük çıkarmaya, tiyatro kapatmaya, yapılanları durdurmaya pek meraklı bir yaklaşım içinde hükmetmeyi seviyorlar…

Tiyatrocular mı? Bir kısmı bütün bunları kabullenerek çoktan teslim olmuş,  aralarında işbirlikçiliği çare sananlar da olabilir fakat büyük bir kısmının bu yanılgıyı paylaşmadığı da bir başka gerçek.

H1N1 virüsü, Covid-19 ya da olmadı yenileri mi? Bakın bugünler tiyatro kapatmak, kontrol altında tutmak, neden üretmek adına daha elverişli görünüyor… Kimsenin kulağına karpuz kabuğu kaçırmadan, şimdi şu tiyatro tarihinin en klasik sorusunu bir kez daha sormakta yarar var; siz hangi taraftasınız?

0 Yorum

Henüz Yorum Yapılmamıştır.! İlk Yorum Yapan Siz Olun

Yorum Gönder

Lütfen tüm alanları doldurunuz!

Yazarlarımız