Toprak Bağrını Açar / Arslan Yatağı Boş Kalmaz - Nihat Genç'in Ardından

Annem, eşim Mihriban'a, "Yemek yerken bile Nihat Genç'i dinlerdi," diye söylüyordu.

Doğru!

Çünkü isyanım dile gelmeden yiyemiyordum. 

Haykırmaktan, bağırmaktan iştahsız kalmışım. Sisteme, düzene, varlığın içindeki yoksulluğumuza, dağlarımızı, derelerimizi, ormanlarımızı, toprağımızı, denizlerimizi yiyip bitiren soysuzlara karşı ney sesi gibi, kendi halinde akıp giden tertemiz bir derenin üzerine düşen polen tanesi gibi, yavru kuşların ağızlarını açması gibi, yüreğimi açıp isyan ettiğim günler…

Yüreğim durmuyor, düşüncelerim durmuyor. Yazıyorum, okuyorum. Kurumak üzere olan zeytin ağaçlarına hekimlik etmeye çalışıyorum. Kimi deli diyor, kimi derviş diyor… Onları ellerimi kanatarak, buduyorum. Termik santral patlamış, hasattan önce zeytinler dalında kurumuş. Allah ile aynı şeyleri söyleyip, Firavunlara lanetler ederek, boynumu büküp, evladını vatan toprağına bırakır gibi hüzünle bırakıyorum zeytin tanelerini yerde.

Fidanlar aldık, boyları bir karış. Ellerimle su taşıyorum dereden. Yıllar geçiyor meyve vermiyor, Eyüp olmak kolay değilmiş…

Ahşaba şekil veriyorum, üzerine desenler çiziyorum. Güneşe bakıp, saati bildiğim gibi ölçüyorum eşyaların arasını. Ustalık bu ya, şaşmıyor. Hani meslekler öğrenmişiz, canımızı dişimize takıp deliler gibi çalışmışız. İşe kendimizi kaptırıp öğünleri unutmuşuz. İşte az yemek o günlerden kalma bir alışkınlığımdır. Doğada, emeğimde hesaplar tutuyor. Tek bu Firavunların düzeninde hesabı tutturamıyorum. Karşıma siyasetçi çıkıyor, tarikatçı çıkıyor, filanca efendi, falanca bey, bilmem ne başkanı çıkıyor. Alacağımı ahirete bırakıp kaçasım geliyor. Kaçıyorum toprağa. Bağdaş kurup oturuyorum zeytin ağacının altına. Ağustos böcekleri üstünü başını yırtar gibi kanatlarını vuruyorlar, isyan ediyorlar. Yunus gelip beyit okuyor, Nazım gelip elimi tutuyor. O aydın dostların adına fidanlar dikmek düşüyor aklıma. Yunus Emre’ye zeytinlik armağan etmek istiyorum.

Yalnızlığa kaçıyorum. İsyanım artıyor, haykırmak istiyorum. Halsizliğimden sesim çıkmıyor ki, şöyle bağırabileyim. Annem önüme iki lokma ekmek koymuş. Aklıma düşüyor. O, haykırıyordur diyorum. Aynı küfrü iki defa etmeden deli gibi bağırıyor. “O çocuk dünyanın en güzel yazarı, ressamı olacağının, en hızlı koşucusu olacağının hayalini kuracak,” diyor. “Bu toprağın Mustafa Kemalleri var,” diyor. “Bu toprakta şeytanlıklarınız yaşayamaz, Yunus Emre buraları tütsüledi, diyor. “Bunlar bir kızın elini tutmamış, âşık olmamış, sevmemiş, sevmeyi öğrenmemiş insanlar,” diyor. “Bağımsızlıktan büyük değerimiz yoktur, tek kelime ağızlarından çıkmıyor,” diyor. “Bizi de bir anne büyüttü. Sabah namazlarıyla dualar etti. Ben şimdi, ‘al anne, Müslümanlar bu’, desem bana ne der,” diye soruyor. “Odun suratlı insanlar” diyor…

O odun suratlılar milletin kıblesini Pensilvanya yapmaya çalışırken, sümüklü şeytana taparlarken, o korkmadan haykırıyordu.

İleride gözlerimdeki yaşın tükenip, yapay gözyaşı kullanacağımı bilmeden ağlıyordum. Dönüp Uğur Mumcu’nun fotoğrafına bakıyorum. Dönüp Mustafa Kemal Paşa’nın yüzüne bakıyorum. Cebimdeki paranın üçte birini yol parası, üçte birini sigara parası yaptıktan sonra kalan son paramla aldığım bayrağa bakıyorum. O benim adıma isyan ederken, yüreğim ferahlıyor, helal lokma yemenin lezzetine varıyorum. “Sağol, sağol Nihat Genç,” diyorum.

Sigara yakacağım, sadece iki tane kalmış. Elimi cebime atıyorum. Beş liram var. Nihat Genç konuşmasına devam ederken, “Cebinde beş liran olacak ama özgür olacaksın, kimsenin adamı olmayacaksın, kimseye eyvallahın olmayacak. ‘Oradan iş gelir, buna laf etmeyeyim,’ demeyeceksin, şirketlerin adamı olmayacaksın,” diye bağırırken, gözlerim bir daha doluyor. Sağol Nihat Genç. Sağol.

Ölüm haberini aldığımdan beri gözlerimin gördüğü tek şey o duygu seliydi. O selin önünde duracak hiçbir güç yok. Bütün kötülükler, şeytanlıklar, namussuzluklar o cümlelerden oluşan selin önünde yok olup gittiler ve gidecekler.

Sevgili Barış Terkoğlu’nun “Biz Seni Anladık Nihat Abi” başlıklı yazısında, “O bütün masayı dağıtmak istiyordu,” demesini düşündüm. Barış Terkoğlu’nun yazısına verdiği başlık aslında Türk aydınının, düşünen insanların yaşadığı zorluktu. 8 Eylül 2017 tarihinde Oda Tv’de “Bu Ülkenin Işıkları” başlığıyla yazdığım yazıda, o tarihte aramızdan ayrılan Emin Özdemir, Doğan Yurdakul, Erdoğan Tokmakçıoğlu’nun adlarını anarken, toprağa olan güvenimi, inancımı ifade ederken, Nihat Genç’in Doğan Yurdakul’un ardından yazdığı yazıdan alıntılar yapmıştım. Şimdi, sekiz yıl sonra Doğan Yurdakul’un ardından yazan Nihat Genç’e aynı şeyleri yazıyorum.

“Bu toprak hep güzel insanlar yetiştirdi. Acılar, yokluklar, zindanlar onların ömürleri oldu. Yine de bu toprak tılsımlıydı. Her zaman güzel insanlar yetiştirebiliyordu. Zaten bizim de inancımız bu toprak değil miydi? Bugünler de geçecek derken, güvendiğimiz, bu toprağın bizden habersiz, kıyıda köşede yetiştirdiği yiğit insanlar değil miydi, beklediğimiz?” 

“Birileri soluduğumuz havanın kirli olduğunu, ağaçların ağladığını, kuşların küstüğünü anlatıyordu. Dillerin çirkefleştiğini, cehaletin kitlesel bir hareket halinde olduğunu fark edenler vardı. O fark eden insanlar, nefes alamaz hale geldiler. Ama susmadılar ve susmuyorlar. Sırası gelen ebediyete göçüp giderken geride fikriyatta buluşmuş ve tanışmış nicelerini bıraktılar. Bu insanların birbirlerini görmesine gerek yoktu. Geceleri uyurken aydınlık yarınların özlemini yaşayarak gözlerini kapatırlardı. Bu ışıkla fikirler bir yerlerde buluşurdu.” (8 Eylül 2017, Aykut Tayfur Oda Tv)

Ahşabın, kitabın, toprağın kokusunu derin derin içime çekerim. Ancak sadece birinin ardından sözcükler çağlamaya başlar; toprağın kokusu… Dibe düşen zeytinleri toplarken veya yer fıstığını hasat ederken, avucuma toprak alıp, kokusunu içime çekerdim: Mis gibi kokuyor, sana sarılıp sonsuza kadar bağrında yatmak ne mucize bir şeydir, derdim. Biz sana ihanet etmedik. Bizim için yaşam, toprak için mücadele etmek demekti. Aziz Nesin’in, ölümü bile hak etmek lazım, dediği bu olsa gerekti. Bir çiçek daha yetiştirmekti, bir ağacı daha korumaktı. Bir zeytin daha dikmekti. Yuva verdiğin karıncanın kapısına ekmek bıraktığımıza sen şahitsin. Ancak toprağın adıyla başlayan hikayeler, şarkılar, şiirler ve ömürler ölümsüzdür.

Kavgasını, isyanını hatta küfürlerini bile bizim için etti. Bizim için deli oldu. Nihat Genç, bu toprak için delirip haykırdı. Bir konuşmasında, “Cumhuriyet’in çocuklarına, bu toprağın çocuklarına sesleniyorum,” diye haykırıyordu. “Kimseyi eleştirmekten korkmayın,” diyordu.

Korkmadık. Hatta öyle ki, birbirimizi, kendimizi bile en sert şekilde eleştirdik. Kendimize bile küstüğümüz zamanlar oldu.

Onu sevenler bilmeli ki, bu toprak kendisine katre kadar emek vereni, sevgi vereni, ses olup isyan edeni sonsuza kadar yaşatır. Bazen gelincik olur açar, bazen rüzgar olur eser, bazen dalga olur haykırır. Dostları bundan sonra toprağa daha sıkı sarılacaklar, daha çok haykıracaklar.

Dört gün önce fidanlarımızın birinde yine bir yuva gördüm. Bu defa biraz geç kalmıştım. Yumurtadan çoktan çıkmışlardı. Sevinçle eşime haber verdim. Ağaca tırmandım. Her zaman olduğu gibi yine fotoğraflarını çektim. Ağızlarını havaya kaldırıp, annelerinden yemek bekliyorlardı. Güzelliklerini görebilmek için birkaç dakikalığına onları rahatsız etmiş olmanın kabahatiyle özür dileyip, kendi dünyalarına bıraktık.

Ölüm haberini aldığımız gün, sessiz ve hüzünle giderken, önümüzden koşup giden tilkilere yol verdik. Yolun ortasında şaşkın şaşkın bekleyen kocaman bir baykuşu izledik. Yol hakkı onundu, uçana kadar bekledik. Bir tavşanın hızlıca koşup kaçmasına tebessüm ettik.

 

Bu toprağın sesi olduğun, bizim adımıza isyan ettiğin için sonsuz teşekkürler. Tarladaki, zeytinlikteki, atölyemdeki sömürülen hakkımı aradığın için, şeyhin, efendinin, beylerin değil, hukukun üstünlüğünü böylesine savunduğun için, Cumhuriyet değerlerini haykırdığın için sonsuz teşekkürler.  

Laf ile değil, gücümüz gerçekten topraktan geliyor. Kuşlardır, ağaçlardır bizim gücümüz. O yüzden tek bir fidanı yetiştirmek için canımızı dişimize taktık. Eşim Mihriban kuşlara buğday verir. Biz buğdayımızı bile tüccardan almadık. Üreten köylüden aldık. Şimdi Kocatepe Camii’nin kuşlarına buğday sözümüz var.

Şehide sözümüz var, Atatürk’ümüze sözümüz var. Yunus’a sözümüz var. Bu toprağa sözümüz var. Gözün arkada kalmasın Nihat Genç. Barış Terkoğlu’nun dediği gibi, biz seni anladık. Cumhuriyet’i yaşatacağız. Aşık Veysel’in sözünü bir daha yazıyorum, “Arslan yatağı boş kalmaz”!..

Doğan Yurdakul’ları, Emin Özdemir’leri anarken söylediğim, “Sırası gelen ebediyete göçüp giderken geride fikriyatta buluşmuş ve tanışmış nicelerini bıraktılar.” Bizler geceleri uyurken, gözlerimizi aydınlık yarınların özlemiyle kapatıp, fikirlerin ışığında buluşacağız. Jack London’ın kitaplarını konuşacağız. Yunus’u, Nazım’ı anlatmaya devam edeceğiz. Dallarında kuşların doğup büyüdüğü fidanları yetiştirmeye devam edeceğiz. Aşık Veysel’i tekrar tekrar okuyup anlatacağız. Yeni fıkraları, gülmeceleri, ağıtları, isyanları, destanları, şiirleri yazmaya devam edeceğiz. Bu toprak üzerinde tek bir karıncanın, yavru balığın yaşam hakkını, yeni doğmuş bebek kuşları annesiyle birlikte yaşatan, onların evi olan ağacı yaşatan, o ağacı diken çiftçiyi yaşatan hukuk düzeni kurulana kadar, yolunmuş tavuğa döndürdükleri dağların isyanını haykırmaya devam edeceğiz. Kuruyan, zehirlenen dereler tertemiz akana kadar isyanımız durmayacak. Elbet Atatürk’ümüze verdiğimiz sözü tutacağız. Elbette Cumhuriyet Yaşayacak, yaşatacağız.

Sen toprağa, toprak sana bağrını açmış. Işıklar, nurlar içinde yat Nihat Genç…

(Görsel: 02.07.2025, ceviz ağacımızda yavru kuşlar)

0 Yorum

Henüz Yorum Yapılmamıştır.! İlk Yorum Yapan Siz Olun

Yorum Gönder

Lütfen tüm alanları doldurunuz!

Yazarlarımız