Kitle Kültürü

                                                                                                 Bazı sanılarımız sanrılarımızdır...

GİRİŞ

Coğrafyamızda II. Dünya Savaşı sonrası dünyadaki değişime paralel başlayan ve 50’li yıllar içinde devam eden başkalaşım, geçmişin izlerini silmek adına; Batı, sistem yaklaşımlı sosyoekonomik politikaları uygulamaya koydu. Bu değişim insani olduğu düşünülen Batı destekli politikaların coğrafyamızda yaşama geçirilmesi anlamına geliyordu.

Demokratik desteğini bularak hızla uygulamaya servis edilen bu yaklaşım; bireyi ve bireyin özel teşebbüsünü serbest rekabet içinde sınayarak, tüketicinin haklarını koruyacağını, insani şartlarla çalışan, çok kazanan, rahat yaşayan mutlu bireylerden oluşacak bir toplumdan söz ediyordu. Bu yeni süreç geçmişin gölgesinde uzun yıllar arzuladığı noktaya tam erişemese de hızla hayallerini gerçekleştirme konusunda yön ve yol aldı. Daha fazla demokrasi, daha özgür bir hayat ve daha çok kazanç sloganıydı. Bu taleplerin karşılanabilmesi için devlet desteğinde geliştirilen sermaye; kayıt içi ekonominin sırtına yeni vergi yükleri ekledi. Beklenen üretim ve kaliteye ulaşamamak, iş gücü kaynaklarının yetersizliği, dış rekabetteki kayıplar ve yeni tüketim alışkanlıkları, sorumsuz yürütülen politikalar, ülkeye yeni borçlanmalar olarak yansıdı.

Bir yandan hızla büyütülmeye çalışılan bir ekonomi oluşturulurken, bir yandan da girilen risklerin baskıları ortadan kaldırılmaya çalışılıyordu.

Devletçi yaklaşım hızla terk ediliyor, sosyal devlet anlayışı yasaların ruhunda bir teori olarak bırakılıyordu. Yeni düzen, sermayeyi merkeze alıyor. Sermayeyi koruyarak ekonomiye can verip uluslararası alanda rekabet koşul ve zorluklarını geçmeyi deniyordu. Gümrük duvarları yıkılmaya çalışılıyor, yeni ekonomik birlikler içinde yer alabilmek adına yeni bedeller ödemeye toplum mahkûm ediliyordu. Sosyal refah ve insanın mutluluğu ütopyaları yaldızlanarak sunuluyor, tüketim, çılgın bir hâl alıyordu. Borç ve borçlanma artıyor. Dış yönlendirmelere açık siyasi gelişim zaafları ortaya çıkıyordu.

Kapitalist sistem hızla burjuvalaşmayı gerektiriyor, etkili dayanak noktasını yaratmayı deniyordu. Sanayi ve hizmet noktasında hissedilen geçmişin gölgesi burjuvazinin Batı toplumlarındaki gibi şekillenmesini de geciktiriyordu. Uygulamaya çalışılan yeni sosyoekonomik sistem coğrafyamızı uluslararası sermayenin emperyalist yönlendirmelerine iyice açıyor, bunu bir uyum olarak sunuyordu. Sistem kendi ürettiği ve tükettiği yeni değerler üzerinden besleniyor, kendini besleyecek koşulları ve pazarı yönetip yönlendirmeye çalışıyordu.

Kavramlar yeniden sorgulanıyor. Kafalar karıştıkça karışıyor, bu karışıklıklar demokrasiye verilen molalar halinde şekilleniyordu. Birileri alkışlıyor, birileri saldırıyor. Birileri çevresine oynuyor, emek sömürüye açılıyor. Kapital, haksız paylaşılıyor. İnsani olmayan yeni bir sistem tüm vaatleri ile sorgusuzca yol alıyordu. İnsanımızın ve maliyenin yetmiş sente muhtaç olduğu günlerden geçiliyordu.

Karşı çıkışlar sermaye ve yandaşları tarafından sindirilmeye çalışılıyordu. Dünyadaki alternatif sosyoekonomik sistem deneyimleri henüz genç ve olgunlaşma noktasına erişmiş değildi. Kafalardaki fırtına sürüyordu. Kapitalizm, coğrafyamızda kendi için gerekli toplumsal yapıyı var edecek kültürel oluşumu hazırlamaya çoktan başlamıştı.

Bu oluşumun adı kitle kültürüydü.

“Kitle kültürü” nün bir “kültür” olmadığı “kültür-sanatı” yok edeceği ve yerine geçmeyi planladığı görülemiyordu.

 Yeni yaklaşım; kapitalist sistem ve araçlarının oluşturup, besleyip, beslendiği bir yapıydı. Modernleşme yolunda atılan adımlar modern olmaya yetmiyordu.

 Zaman gösterecekti ki; Modern ile modernleşme arasındaki fark; insani olan ile olmayan arasındaki fark kadardır ve “kültür”;  “kitle kültürü”ne kurban edilemeyecek kadar kıymetli bir değerdir.

Eğitim ve kültür konusunda sosyoekonomik sistemle uyumlu yürünen yol, büyük sistemli boşlukları, kültürel kimliksizliği yapılandırıyordu. 

Bütün yaşananlar; seçilen yol, belirlenen ekonomik düzenin doğal sonuçlarıydı.

Coğrafyamızda kültürün, salt "manevî" kültür alanı içinde tutulup, maddî kültürden soyutlanması, maddi kültürün ise; salt burjuvazinin "seçkinler kültürü" olarak alınması ve algılanması sonuçta; kültürün "sistemsel bir bütünlük" içinde görülmemesine dayanıyordu. 

Coğrafyamız genelinde, pozitivist, yeni-pozitivist görünüşler adı altında yapılan sunumların, sonunda idealist felsefeye bağlanması egemen düşünce biçiminin, kültür sorununun altından kalkamamasının temel nedenini oluşturuyordu.

   Coğrafyamız genelinde temel bir yanlışlık olarak, maddî kültürü uygarlık, manevî kültürü ise kültür olarak görmek ve manevi kültürü, "salt ulusal değerler" ile açıklamak tercih ediliyordu.

Dolayısıyla,  "ulusal kültür" kavramı doğru dürüst açıklanamıyordu, ulusallık toplumsallıktan soyutlanarak ele alındığı için, ulusal kültür kavramı hep havada kalıyordu.

"Ulusal kültür" kavramı, "Anadolu kültürü",  "Türk kültürü", "İslâm kültürü", "Doğu-Batı kültürü" ya da "Osmanlı kültürü" gibi kavramlar karşısında tartışılır olmuştu. “Kültür" ve “Ulusal kültür” kavramı, açıklığa kavuşmayı bekliyordu.

Kültürü; Cumhuriyet’in temeline yerleştiren, başlattığı devrimleri kültür devriminin başlangıcı sayan; Mustafa Kemal Atatürk’ün bildiği, yaşadığı ve yaşattığı heyecanı kavrayamayan ya da kavranmasından rahatsızlık duyanlar bu süreç içinde yaşanan kavramsal karmaşadan beslendiler, hedeflerine Cumhuriyeti koyarak rahatsızlıklarını her fırsatta saldırıya dönüştürmekten de çekinmediler.

Belirlenen yeni sosyoekonomik yaklaşımla; İnsanı önde tutan, erdem ölçütlü, kültürü merkezine alan bir sosyoekonomik anlayışın karşısına, insanı yabancılaştırmaya açık, kapital merkezli bir sosyoekonomik anlayış tercih edilmiş oluyordu. Bu anlayış içinde geliştirilen politikaların doğal sonuçları, ağır bedelleri gelecek kuşaklara yenidünya düzeni adı ve kabullenmişliği içinde hediye etmekten öteye gitmeyecekti.

Bugün sağlıklı bir analiz yapabilmemiz için coğrafyamızda ulusal kültürden söz açacaksak; Önce temelinden bağlı olduğu kapitalist üretim biçimi ve ilişkileriyle konuyu ortaya koymamız gerekir.

Kapitalist toplum kültürü çerçevesinde, konunun tarihsel gelişimi ve niteliği gereği; "azgelişmiş kapitalist toplum kültürü" kavramı üzerinden konuyu ele almamız, dışa bağımlı olduğu için de kültür emperyalizmi olgusuyla birlikte konuyu görmemiz gerekir.

 

KİTLE KÜLTÜRÜ:


Bilineceği gibi, kitle kültürü, 19. yüzyılda, sanayileşme etkinliklerinin büyük boyutlara ulaşmasına, kentlerde emekçi kesimlerin yığınlar halinde yaygınlaşmasına bağlı olarak ortaya çıkmış; özellikle de, kapitalizmin emperyalizm aşamasında, burjuva toplumlarda karmaşık toplumsal bir olgu biçiminde belirginleşmiştir.

Bu olgunun temelindeki gerçek, ileri gelişmiş kapitalist üretim biçimi ile kitlelerin kültürel gereksinimleri arasında yatan çelişkidir.

Kapitalist toplum maddi üretimde ilerleme gösterdikçe, kitlelerin bu üretim zenginliklerinden yararlanamaması sonucu, kitlelerin kültürel düzeyinde bir gerileme göstermiş; maddi üretim zenginliklerinin gerçek üreticisi olan geniş emekçi kitleler kendilerini manevi alanda geliştirebilme olanağını bulamamışlardır. Bundan dolayı, kitle kültürü, aslında toplumsal maddi-teknik ilerlemenin değil, ama kapitalist üretim biçiminin kendi çelişkin sonuçlarından biridir.

Öte yandan, kapitalizmin, emperyalizm aşaması içine girmesiyle birlikte, kitle kültürü de uluslararası bir anlam kazanmıştır. Başka bir deyişle; ulusal burjuva kültürlerin emperyalist kültürlere dönüşmesi sonucu, uluslararası ölçekte maddi üretime egemen olmuşlardır. Başka ulusların kültürlerini baskı altında tuttukları ölçüde, gelişmelerini de önleyecek ve çarpıtacak biçimde, kitle kültürünü uygulamaya geçmişlerdir. Kendi maddî sömürülerini sürdürebilme amacıyla, maddi üretim biçimlerini kendilerine bağımlı kıldıkları ülkelerin kültürlerini, dayattıkları kitle kültürü içinde tutmaya çalışmışlardır.

Coğrafyamızda kitle kültürünün maddî tohumlarının atılışı tekelci kapitalizmle ilişki içine girilmesiyle başlar.

Bu olgunun sosyoekonomik nedenlerinin başında, çarpık kapitalistleşme yatmaktadır. Gerek azgelişmişlik, gerekse dışa bağımlılık yüzünden, kendini ve kapitalist yeniden üretimin önkoşullarını tam olarak yaratmayan burjuvazimiz, kendi maddî ve manevî kültürünü de sonunda çarpık bir biçimde yaratmak zorunda kalmıştır.

Yurt dışına ve kırlardan kentlere büyük göçler sonucu, kent nüfuslarının olağanüstü değişimi ve hızla artışı; "sanayileşme atılımı" kentlerde yarı-emekçi ve gizli işsiz yığınlarının çoğalışı, aynı zamanda, toplumsal-sınıfsal konumunu yitirmiş kitlelerin yoğunlaşmasına yol açmıştır. Genelde yoksullaşmış çarpık bir sosyoekonomik yapıyı "lumpen kültür"ü oluşturmuştur.

Bu "maddî kültür anarşisi"nin ve "çarpık üretim biçimi"nin temel bir nedeninin dışa bağımlılık oluşu; yani, yukarıda değindiğimiz gibi, maddî ve manevi kültür emperyalizminin dayatması altında bulunuşumuz, hiç kuşkusuz, toplumumuzda kitle kültürüne bağlaşık başka bir olgunun, "montaj kültürü" ya da "aranjman kültür" diyebileceğimiz bir başka kültürün ortaya çıkmasına yol açmıştır.

Kitle kültürünün, gerek ulusal, gerekse uluslararası boyutlarda varlık alanını genişletebilmesinin başlıca maddi bir nedeni de "kültür endüstrisi" ve "kitle iletişim araçları”dır. 

Kapitalizm, kendi sistemi gereği ne denli toplumsal kötülüklere yol açıyorsa, kendi çıkarları uğruna bu kötülüklerden o denli yararlanmaya, bunları birer kâr mekanizmasına dönüştürmeyi de bilir; çünkü toplumsal kötülüklerin varlığı kapitalizmin yine kendi çıkarıdır.

Söz gelişi; Ahlâksızlık ne denli çok para getiriyorsa, daha çok kazanç için o denli ahlâksızlık yolları artacaktır.  Ya da, çok çeşitli biçim ve kılıklarda, hırsızlık ne denli çok artarsa, onu önlemeye çalışan önlemlerin; kilit, kasa, alarm sistemi vb. yapımı ve ticareti ile ona bağlı kurumların varlığı; özel koruma polis sistemi, vergi denetim kurulları, kaçakçılık mahkemelerinin de artacağı gibi.

Kapitalizmin genel çelişkisine bağlı olarak, sermaye de özellikle son yüzyılda, bu yönde çoğalarak "kültür endüstrisi"nin ortaya çıkmasına yol açmış, kültür değerleri ve ürünlerinin birer ticarî meta olarak alım satımı özel bir kazanç sektörünü oluşturmuştur.

Kültür değerleri ve ürünleri kâr mekanizması içine sokuldukça kendi özlerine aykırılaşmaya, ama kazanç oranını arttırmaya yaramışlardır.

Kültürün gelişmişlik düzeyi, insanın çevresini insanileştirmesinin bir göstergesi olduğu kadar; kültür ürünlerinin niteliği de, insanın yaratıcılık düzeyiyle ölçülüdür.

 

Kitle Kültürünü Oluşturan Manevi Nedenler:

Kitle kültürünün oluşmasına yol açan manevi-kültürel nedenler, hiç kuşkusuz, kitle kültürünün oluşmasına yol açan maddi-kültürel nedenlere bağlıdır. Ne var ki, aslında istenen de, bu çelişkinin ortadan kalkması ya da aşılması, uyumlu bir çözüme ulaştırılması değil, tam tersine, mevcut durumun sürdürülmesi için bu çelişkinin de sürdürülebilmesi meselesidir. Sonunda, kitlelerin "kişiliksizleştirilmiş" bir yığın haline dönüştürülmesi bu yolla sağlanmış olacaktır.

Toplumda, egemen kesimlerin kültürünün karşıtını oluşturan şey, kitle kültürü değil, ama demokratik kültürdür; onun için, kitlelerin demokratik düşünce biçimi içinde değil, burjuvazinin kendilerine dayattığı düşünce biçimi içerisinde yer alması istenir.

Burada belirleyici amaç, kitleleri siyasallık-dışı bırakmak, dolayısıyla, kitleleri "zihniyetsizleştirme"ye çalışmaktır. Böylece kitlelerin "gündelik bilinç"le ya da "bilinçsizce" yaşamaları sağlanmış olur; sonunda kitleler, "bilinçsiz yığınlara" dönüşmek durumunda kalacaklardır.

 Kitlelerin demokratik düşünce biçimiyle demokratik kültür öğelerinden yalıtılmaları sonunda, yapılacak şey, onlara ortadaki boşluğu dolduracak "ikame kültürler" yaratmaktır. İşte kitle kültürü' nün bu yüzden bir ikame kültür olarak kullanılışı ortaya çıkar. Kitleler, kendi yaratıcılık güçlerine, kendi gerçek manevi gereksinimlerine yabancılaştırılmış kitle kültürü'nün alımlayıcısı ve tüketicisi haline gelirler.

Burjuva kültürüne karşıtlık oluşturan demokratik-toplumcu kültür öğelerini ortadan silerek, kitle kültürü ile seçkinler kültürü biçiminde kutuplaştırıp, burjuva toplum kültürünün egemenliğini sağlamak; bölünmesiz bir burjuva dünya görüşü ve kültürü yaratmak amaçlanmaktadır.

İşte tam burada, kitle kültürü ile seçkinler kültürü' nün niçin aynı ideolojik özellikleri taşıdığı ortaya çıkar. Sözgelişi, "kadercilik", umutsuzluk ve kötümserlik düşüncesi çok çeşitli biçimlerde, hem seçkinci düşünce ve sanatının, hem de kitle kültürü sanatının aynı burjuva-ideolojik bir özelliğidir.

Burjuva düşünür ve yazarlar, kitle kültürünü "yozlaşmış" olarak gördükleri halde, burjuva düşüncesi ve sanatını, "çöküşme" içinde olarak görmez ve kabul etmezler.

Burjuva dünya görüşü ve kültürünün tüm toplum düşüncesinde "dogmalaştırılmaya" çalışılması, aynı zamanda, tutucu-gerici görüşlerin de etkin hale getirilmesine; dinci, mistik, metafizik inançların toplumda yaygınlaşmasına yol açar. Bu gibi görüş ve inançlar hiç kuşkusuz, "bilinçsizleştirilmiş" kitleler üzerinde geniş uygulama olanağı bulmanın ötesinde, "ikame zihniyet" işlevini de görerek, kitle kültürünü etkiler.


Kitle Kültürünün Genel Özellikleri:

Kitle kültürü, öncelikle, toplumlardaki "kültürel çöküşme" nin bir gösterimidir. Bu kültürel çöküşme, bize aynı zamanda, toplumlardaki "Kültür bunalımı" nı gösterir. Bu kültür bunalımı ve kültürel çöküşmenin temelinde de, burjuva insanlık idealleriyle toplum düzeninin buna elvermezliği arasındaki derin çelişki yer alır.

Kitle kültürü; üretim biçimi, yabancılaştırma özelliğinden ötürü, üretimi; kültürü insani kılamamakta, dolayısıyla, insanın çevresini insanileştirmesi demek olan kültürü topluma yerleştirememektedir.

“Kitle kültürü”; "kültürsüzleşme" , "kültürün kendi özüne aykırılaşması", "insani olmayışlık" yani, "gayri-insani kültür"dür.

Bunun doğal bir sonucu olarak, başka bir başlıca özelliği, "soysuzlaşma", ya da "çarpıklaşma", "gitgide bozulma", "niteliksizleşme”dir. Burada, daha önce açıklamaya çalıştığımız, kitle kültürünün oluşmasına yol açan maddi-manevi nedenlerin büyük etkisini görmemek olanaksızdır.

"Çabuk zenginleşme" sonucu, egemen kesimlerin kendilerinin de kesin bir kültür bunalımı içinde oldukları, kültür emperyalizmi öğelerini olduğu kadar, feodal kültür öğelerini de bir arada yaşamaları, bu yüzden de, soysuzlaşma' ya, çarpıklaşma'ya, niteliksizleşme'ye zaten açık oluşları da göz ardı edilemez.

Coğrafyamızda herhangi bir sanatsal-kültürel olgu, ne denli kişiliksizleşiyorsa o denli kitle kültürü içinde yer alıyordur ya da tam tersi, kitle kültürü toplum içinde ne denli yaygınlık kazanıyorsa, toplum da o denli kişiliksizleşiyordur.

Çarpık üretimin, tüketim ekonomisinin, kendisini oluşturan maddi-manevi nedenlerin tüm sonuçlarının gücüne bağlı olarak, kitle kültürü; ortada nitelikli olan ne varsa onu niteliksizleştirmekte, soysuzlaştırmakta, "gayri-insani" hâle getirmektedir. Kişilerin estetiksel beğenilerinin düzeyini en aşağısına indirgemekte, herkesin en diplerdeki ortak paydada buluşacağı estetiksel beğeniyi oluşturmaktadır.

Kitle kültürünün bir başka özelliği de, çöküşmüş burjuva ideolojisi'ni yansılamasıdır. Bunun en belirgin yanıysa "gerçeklikten kopma"dır. Bir "ikame kültür" olarak, bir "bilinçsizleştirme", "zihniyetsizleştirme" olarak kitle kültürünün çöküşmüş burjuva ideolojisini gündelik bilinç içinde kendinde taşıyışını göz önüne alırsak, onun bütün gerçeklikten kaçma özelliklerini de birlikte görürüz. Bunun başlıca belirtisi, toplumsal ham hayallerin, aldatmacaların, yanılsamaların yaratılmasıdır.

Yanılsamalara dayanan, kadercilik, kötümserlik, umutsuzluk; zorbalık, vurdu-kırdı, suç dünyası; bilim-kurgu, doğa yıkımları, savaşlar; tüm bu "burjuva yaşamı cehennemi"nin karşıtını oluşturan "burjuva yaşamı cenneti", yani, açık saçıklık, kadın pazarı, serüvencilik; bir başka deyişle, toplumsal yaşamın yapısına "kötülük" olarak ekilmiş ne varsa, hepsi kaçınılmaz, günün "deneysel gerçeği", "insanlık durumu" olarak ortaya konur. Bütün bu "cehennemi" yaratan, ama aynı zamanda onun "cenneti"nden yararlanan kapitalist toplum kahramanları yani, "Süpermen"ler, "James Bond"lar, vs. ise "idoller" rol modeller olarak verilir ki burada da kitle kültürünün "bireycilik" özelliğini de apaçık görürüz.

Tabii bu tür “Kahraman”ları ortaya çıkaramayan coğrafyamızda ise, toplumsal kahraman “rol model” ancak Keloğlan’ın bir başka sürümü olan Şaban tipinde nesnelleştirilir. Tüm bu kültürel çöküşme içinde geriye kalan biricik kahramansı insani yol Şabanlık'tır. Komik duruma düştüğü kadar kendisi de komik olan saf salak bir tiptir bizim masalsı kahramanımız.

Batı’nın “idolleri” dikkatle incelendiğinde inandırıcı olmaktan uzaktır. Zaten herkesin "kahraman" olduğu ya da olacağı bir toplumda hiç kimsenin kahraman olamayacağı çok açıktır; tıpkı "her mahallede bir milyoner"in herkesin yoksullaşmasını gösterdiği gibi.

Kitle kültürü; Yukarıda da değindiğimiz gibi, kitlelerin varlıksızlaşmalarını amaçlayan "bireyciliğin propagandası"nı yapar. "Köşeyi dönme" en büyük insani amaç haline gelir; üstelik bu, herkese tanınmış bir eşitlik hakkıdır.

Çünkü "talih kuşu herkesin başına konabilir"! Yeter ki insan bu çarpık düzenin nimetlerini kavramış, "uyanık" kişi olsun! Görüldüğü gibi, kitle kültürü aynı zamanda kendi içinde "zıtların birliği"ni de taşımaktadır. Yani, hem büyük "ütopyalar", hem büyük "kadercilik"; hem büyük "kahramanlar", hem küçülmüş insanlar; hem zenginleşme ideali, hem yoksullaşma; hem saldırganlık, hem boyun eğme; hem terör, hem çilecilik; yani, "insani olmayan" tüm birbirine karşıt, ama birbirleriyle bütünleşen insan özellikleri bir araya gelmiştir kitle kültüründe.

İçeriğinde, özünde çöküşmüş, biçiminde niteliksiz; üstelik tüm nitelikli sanatları ve insani nitelikleri kendisiyle birlikte soysuzlaştıran bir kültür-sanat.

İşte burjuvazinin "son harikası"! Bütün bu yöndeki kitle iletişim araçlarından bu yapay kültür- sanat’ı  "taksitle" satın alabilirsiniz.

Bir önemli yanılgıya da açıklık getirelim; kitle kültür-sanatının yaygınlaşmasını sağlayan şey kitle iletişim araçlarının varlığı değil, kitle iletişim araçlarının kullanılma biçimleridir. Yani, kitle kültürünü oluşturan şeyin teknik ve teknolojik gelişme değil, çelişkin üretim biçiminin kendisi olması gibi.

SONUÇ:

* Tüm sorun, kitle kültürünün nasıl aşılabileceği sorunudur.

* Kitle kültürünün zamanla ortadan kalkacağı ise, liberalist bir düşüncenin olduğu kadar; ister istemez tam karşıtını oluşturan tutucu görüşlerin bir yanılsamasıdır. Çünkü, ne kitle kültürü seçkinci burjuva kültürü içinde eriyebilir, ne de tutucu görüşlerin dayandığı güçler kitle kültürünü ortadan kaldırabilecek koşulları yaratabilir; çünkü bu ikisi de, genel sistemin birbirine karşıt, ama bağdaşık yanlarıdır.

* Kitle kültürünün aşılması, ancak onun gerçek karşıtının oluşturulmasına, yani, insan merkezli kültürleştirmenin var edilmesine bağlıdır. Bu; halkçı, demokratik, bilimsel, aydınlık, adaletli, erdemli, estetik, kısaca insani kültür öğelerinin toplumda güçlendirilmesinden geçer.

* Evrensel değerleri içinde barındıran bir kültür-sanat anlayışından kitle kültürü içinde söz edemeyeceğimiz ortadadır.  Kusursuzu arayan emek dolu incelikli insani sanat ürünlerini bu kültürün ürünü gibi düşünerek yaklaşmak, değerlendirmek, yargılar geliştirmek; elmalar ile armutları bir görmeye benzer.

* Kitle kültürünü oluşturan nedenlerin ortadan kaldırılmaya çalışılması, kitle kültürünün aşılmasına olanak sağlayabilir.

* Cumhuriyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Milliyetçilik, Lâiklik, Devrimcilik evrensel sütunları üzerine kurlu Cumhuriyetimizin başlattığı kültür heyecanı ve devrimlerinden uzaklaşmanın “kitle kültürü” nün gelişim sürecine sürekli katkı sağlayacağı bir an olsun unutulmamalıdır.

* Kimilerimizin sandığı gibi kitle kültürü, kitlelerin yaratmış olduğu değil, kitleler için yaratılmış olan bir kültür biçimidir.


Bu yazı Aziz Çalışlar’ın (Bilim ve Sanat, Kasım 1982) Kitle Kültürüne Bakış adlı çalışmasından yararlanarak ve bazı bölümleri alıntılanarak Okday Korunan tarafından kaleme alınmıştır.

0 Yorum

Henüz Yorum Yapılmamıştır.! İlk Yorum Yapan Siz Olun

Yorum Gönder

Lütfen tüm alanları doldurunuz!

Yazarlarımız